30 Ağustos 2019 Cuma

KAYBOLUŞ -GEORGES PEREC


Georges Perec, Kayboluş'u "e" harfini hiç kullanmadan 26 harflik Fransız Alfabesi’ne atfen 25 bölüm olarak yazmış. Çevirmen Cemal Yardımcı’da gene hiç "e" harfini kullanmadan Türkçe'ye uyarlamış ancak 4 bölüm daha ekleyerek 29’a tamamlamış.

Çevirmenin kendinden eklediği bölümler bir yana diğer bölümlerde geçen isimler yerler ve bize ait olaylar gerçekten yazar tarafından mı yazılmış yoksa çevirmen tarafından mı uyarlanmış merak ediyorum. Orjinal metin hakkında bilgi sahibi olan varsa yazsın lütfen.

E'nin kayboluşu Perec'in metaforu.Kimilerine göre bu metafor 2. Dünya Savaşında kaybettiği anne ve babasını işaret etmekte, 
Kayboluş okuyucu açısından zor bir okuma.Kurgu ancak 14. bölümden sonra anlam kazanmaya başlıyor.
Uykusuzluktan muzdarip Anton Ssliharf (orjinalinde Anton Voyl-voyelle kelimesini kısaltmış-) bir gün gizemli bir şekilde ortadan kaybolur,önce intihar ettiği düşünülür. Anton'un tuttuğu günlükten hareketle arkadaşları onu bulmaya çalışır.Ancak  ipucu onları kime yaklaştırsa,o kişi ölmektedir.

Kayboluş son derece deneysel bir yazım..Bir harfi hiç kullanmadan yazmak anlamına gelen Lipogram tekniğiyle yazılmış Lipogram, Oulipo  ( Ouvroir de Litterature potentielle ) denen edebiyatta yaratıcılığın zorlanması akımından geliyor. 

Öte taraftan çevirmene de büyük iş düşmüş.içinde "e" harfi geçen bir kelimeyi kullanmamak onun yerine başka bir kelime bulmak yada otuz beş dememek için  otuz üç+ iki demek  gibi oyunlara başvurması ,çevirinin ötesinde zeka işi.

Bu kitabın yorumlarında doğal olarak "e" ayrıntısı öne çıkartıldığından Perec’in entelektüel bilgi seviyesi gölgede kalıyor.Metinde pek çok yazara ve düşünere gönderme var ancak yazarla eş-kültür seviyesindekilerin anlayabileceği göndermeleri ben dahil çoğu okuyucunun anlamaması olası. . Kendi adıma zor ama besleyici bir okuma oldu diyebilirim.

28 Ağustos 2019 Çarşamba

MİM

Yeni arkadaşımız Can rica etmiş. Kendisine blog dünyasında başarılar dilerim.İsmi gibi yolu uzun olsun. https://canuzunyol.blogspot.com/


1. Yaşınız 60-65'e geldiğinde yaşamak istediğiniz yer ? Pek çok güzel coğrafi atmosfer sayabilirim önemli olan huzurlu,sevdiğim ve sevileceğim bir yer. 

2. Bir hedefiniz varmı ? varsa neler ? Elbette ,çalışma ve yaşam şekli olarak sürekli yenilenen hedefleri saymazsak yerküreye daha layık bir insan olmaya çalışmak.

3. Bloggerla nasıl tanıştınız ? 
2000’lerin başında yabancı blogları takip ediyordum,2006’da kendiminkini açtım.O zaman farklı fikirlerim vardı ama hayatımda bir sürü şey oldu ilgilenemedim.

4. Gurur duyduğunuz başarılarınız varsa nelerdir ?
Düşününce bulurum herhalde
 
J 

5. Boş vaktinizde neler yapıyorsunuz ? Sevdiğim ve beni besleyecek şeylerle uğraşmayı seviyorum.

23 Ağustos 2019 Cuma

EJDER CİNAYETİ - S.S. VAN DINE


Van Dine'i hiç okumamış olanlar bile polisiye kitap yazmanın 20 kuralını edebiyata kazandırdığını duymuştur.Genel kabul gören bu kurallar çok uzun yıllar polisiye-edebiyat eleştirmenlerinin de referansı olmuştur.

Asıl adı Willard H. Wright olan Dine  kariyerine Los Angeles Times’da editör olarak başlamış ve uzun yıllar boyunca gazetelerde edebiyat ve sanat eleştirmenliği yapmış.İddiaya göre kokain bağımlılığı nedeniyle doktoru tarafından iki yıl boyunca yatak istirahatine mahkum edilince zaman geçirmek için polisiye romanları okumaya ve cinayetler hakkında araştırmalar yapmaya başlamış.1926’da ilk romanı Benson Cinayeti’ni yazmış. Fakat dönem için genel geçer “polisiye edebiyat saygın değildir” intibasından çekindiği için S.S Van Dine ismini kullanmaya başlamış.

Yarattığı karakter Philio Vance dedektiflik tarihinin en ukala karakteri olarak kabul görüyor.

Ejder Cinayeti suç kurgusu olarak günümüze kıyasla oldukça zayıf.Olay havuzda da geçse konu klasik bir kapalı oda cinayeti.1920’lerin yaşam şekli ve alışkanlıklarını çok iyi gözler önüne seriyor. Altınçağ’a özgü o konuşa konuşa muammayı çözme durumuna tam uyuyor.İşleyiş Edgar Allan Poe’nun geleneğini devam ettiriyor. 

İki kişilik dedektiflik macerası burada da var ancak hikayeyi anlatan Vance’ın yardımcısı asla bir Watson değil .Bu  karakter hikayede adeta bir gölge.

Özetle Van Dine’in kuralları şöyle;

1 - İpuçları okuyucudan saklanmamalı, okuyucu ile dedektife eşit imkânlar sağlanmalı.

2 - Suçlunun dedektife oynadığı oyunların haricinde okuyuca akıl karıştırıcı fazladan oyun yapılmamalı.

3 - İşin içine aşk girmemeli. Asıl konu bir suçluyu adalete teslim etmek olmalı.

4 - Asıl suçlu, dedektif çıkmamalı.

5 - Suçlu, akıl yürütme ile bulunmalı, Tenten'in yaptığı gibi tesadüfen değil.

6 - Bir dedektif ipuçlarını toplamalı, analiz etmeli ve çözmeli.

7 - Mutlaka bir cinayet olmalı, 300 sayfada cinayetten az bir şey anlatmak okuyucunun çabasına saygısızlıktır.

8 - Suçlar doğal yoldan çözülmeli. Fal baktırmak, ruh çağırmak, kristal küre döndürmek gibi paranormal yöntemler sayılmıyor.

9 - Kahraman sadece bir dedektif olmalı, birden çok dedektif, okuyucuya haksızlık ve 1. ile 2. maddeye ihanettir.

10 - Suçlu, hikâyede önemi olan biri olmalı, okuyucu tarafından tanınmalıdır.

11 - Katil, uşak çıkmamalıdır. Bu en çaresiz yazarların yöntemidir.

12 - Kaç suç işlenirse işlensin, tek bir suçlu olmalıdır.

13 - Gizli örgütlerin ve mafyanın dedektif öykülerinde yeri yoktur.

14 - Suç ve araştırma, bilim-kurgu sınırlarına girmemeli, mantıklı olmalıdır.

15 - Gerçekler hep göz önünde olmalıdır. Okuyucu kitabı bir kere daha okursa, finalden önce de her şeyin yerli yerine oturduğunu görebilmelidir.

16 - Bir polisiye uzun betimlemelere, edebi karakter çalışmalarına yer vermemelidir. Bunlar heyecanı düşüren etkenlerdir.

17 - Profesyonel bir suçlu, suçluluk hissi duymaz, polisiye romanlardaki suçlular da duymamalıdır.

18 - Polisiye romandaki suç asla kaza veya intihar çıkmamalıdır. Okuyucunun kalbini kırmamak için suçun dahiyane şekilde önceden planlanmasına özen gösterilmelidir.

19 - Suçun arkasındaki sebepler kişisel olmalıdır, uluslararası komplolar ya da sadece para sebebiyle işlenen suçlar ucuz numaralardır.

20 - Aşağıda sayılacak durumlar ve objeler, kendine saygısı olan bir yazar tarafından asla kullanılmamalıdır. O kadar çok kullanılmışlardır ki, türün sevenlerine çok aşinadırlar, yazarın orijinalliğine büyük zarar verirler:

a) Suç mahallinde bırakılan sigaranın markası ile suçluyu tanımak.

b) Suçluyu korkutmak için kullanılan sahte ruh çağırma seansları. 

c)Parmak izleri.

d) Suçluya havlamayan ve içeriden biri olduğunu ortaya çıkaran köpek.

e) Suçlu zannedilen kişinin, şeytanî ikizinin suçlu çıkması.

f) Bayıltıcı şırınga.

Elbet başta Agatha Christie bu kuralları hiçe saymış ve kendi yöntemini uygulamış:)


21 Ağustos 2019 Çarşamba

MİSAFİR - NERMİN YILDIRIM


Nermin Yıldırım’ın son kitabı Misafir diğer kitapları gibi psikolojisi derin bir hikayeye sahip. Zaten kahramanların daha çok iç dünyaları okuyucuya sesleniyor.

Ev dediği bir akıl hastanesi misafir dediği hastalar ile içerisi dışarısı kavramı sorgulanıyor.Anormal olanın normalleştiği günümüzde çoğumuzun sinir krizi eşiklerinde yaşadığı şehirlerde hastaneye yatırılanların çok da kendimizden uzak olmadığını vurgulamak için yazmış bu kitabı.  

Anlatımı ,duyguları verişi her zamanki gibi şahane. Nermin Hanım hayal kırıklığına uğratmaz zaten. Ancak ben kendi adıma metni  kurgusal olarak zayıf buldum. “şimdi bir gelişme olacak” beklentisi içinde kitap bitti. 
“Esin’in başına gerçekten ne geldi de oraya getirildi,komplo teorileri gerçek miydi,sorgulanabilir miydi,aktivist doktor sonra ne yaptı,hasta bakıcıya ne oldu” gibi kurguyu genişletebilecek biraz daha okuyucuyu yarım kalmışlık hissinden kurtaracak bir metin daha doyurucu olabilirdi.

Öte taraftan muhtemelen yazarın kitabı oluştururken böyle bir kurgu derdi yoktu Zihinsel yolculukları hastanede olanlara  yeğledi. Bize de okur merakı kaldı  J

26 Temmuz 2019 Cuma

SULAR ÇEKİLDİĞİNDE - ARNALDUR INDRIDASON



The Guardian gazetesi tarafından 2011 yılında Avrupa’nın en iyi polisiye yazarları listesinde bir numarada gösterilen Arnaldur Indridason 1961 İzlanda doğumlu. Üniversitede tarih okuyan Indridason, gazetecilik ve film eleştirmenliği yapmış. Polisiye Yazarlar Birliği “Altın Hançer” Ödülü’nün de sahibi olan yazarın kitapları 21 dile çevrilerek 26 ülkede yayımlanmış, 8 milyonun üzerinde satmış.

Sular Çekildiğinde, Erlendur serisinin altıncı kitabı. Ben daha önce Indridason’ın herhangi bir kitabını okumamıştım. Hikaye günümüze yakın geçiyor ancak suçun işlendiği zaman Soğuk Savaş dönemi,bundan dolayı politik unsurları ağır basan, çok hareketli olmayan bir dram daha çok. 
İki kutbun birbiriyle çekişmesi, öğrenci birlikleri,protestolar,Sovyet etkisindeki Doğu Berlin, Macaristan ayaklanması gibi derin-soğuk savaş politikasını bolca hissettiğimiz bir kurgusu var.

Olaylar yazarın da doğum yeri olan Reykjavik’te geçiyor. Cinayet Masası'ndan dedektif Erlendur ve yardımcıları Elínborg ile Sigurdur Óli cinayetleri çözmeye çalışıyorlar.Bu Nordic isimler için ne söylesem az :) 

Dedektif Erlendur, biri kız, diğeri erkek iki çocuk babası, boşanmış, yalnız yaşayan, kayıp insanların öykülerine meraklı bir adam.Klişe looser...Kendi kardeşi de kayıp.Çocuklarıyla ilişkisi kötü.Kızı Eva Lind uyuşturucu bağımlısı,oğlu Sindi kendi dünyasında.


İzlanda, çok sayıda kitap basılan ve okunan bir ülke ama Indridason'dan önce kayda değer bir polisiye gelenekleri olmamış. Sevin Okyay’dan okuduğuma göre Reykjavik Şehri Kütüphanesi'nden ödünç alınan her 10 kitabın 7'si, bir Indridason polisiyesiymiş.


Toplam seri 13 kitabı bulmuş olmasına rağmen,

Sırlar Şehri (3.kitap)
Sesler (5.kitap)
Kutup Soğuğu (7.kitap) dışında bizde çevrilen başka kitabı yok henüz.

Okuyan arkadaşlarım Sesler’in çok iyi olduğunu söylediler.Ben de ilk fırsatta okuyacağım.


Bu arada hikayede ucundan değinilen 1956 Macar Direnişinin ayrıntılarını aşağıdaki linkten okuyabilirsiniz. Başbakan Imre Nagy'nin de aralarında olduğu 300'den fazla idam,22 bin hapis ve 200 binden fazla kişinin ülkeyi terk etmek zorunda kaldığı inanılmaz bir olay. 



25 Temmuz 2019 Perşembe

GÖR BENİ - AZRA KOHEN



Azra Kohen’in gene çok ilham alıcı, altı çizilesi cümleleriyle dolu kitabı. Özetle bir aşk ve tarih kitabı ancak alt metinleri her zamanki gibi bilgi yüklü. İnsanlık tarihinin sadece savaşlar tarihi olmadığını, insanı anlamak için “insanlığın nereden geldiğini çocuklarına öğretmek zorundasın” felsefesini savunuyor.
Kitaptaki öğretmen karakter oğlunu Çanakkale Savaşı’nda kaybetmiş.Kitap boyunca bilinen resmi tarihi değil de, dinler tarihinden başlayarak gerçekleri öğretmeye çalışıyor.

Sevgili Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ’ı çok sever ve okurum. Kitaplarına burada da daha önce değinmiştim.Kitapta "Cumhuriyet Kadınını" simgeleyen kahramanlardan birinin ismi İlmiye diğerininki Ülkü.
Sümer Tarihi bu topraklarda yaşayan herkesin bilmesi gereken bir bilgi. Kendi topraklarının tarihini bilmeyen milletler geleceklerini de oluşturamıyor maalesef. Dışarıdan yazılmış,manipülatif, özgüveni yerle bir eden tarihler öğretildiğinde yada kazanılan başarılar değersizleştirildiğinde sizi bölüp özkaynaklarınızı da rahatça sömürüp kullanıyorlar.

Hikayenin geçtiği 1930’lar Türkiyesi’nde Anadolu'da savaşı yaşamış olanların cumhuriyet ve kuruluş değerlerine sahip çıkmasıyla; İstanbul’da sadece boğazda İngiliz gemilerini görmüş saraya yakınların algısının farkını çok iyi anlıyoruz. Toprakları ve özgürlüğü istila edilmiş  bir halk elbet özgürlüğü için savaşır,  o bilince ulaşır. Başardıktan sonra da sımsıkı sahip çıkar. Herkesin bu bilinçte olmasına bugün ne kadar ihtiyacımız var ortada.
Gör Beni çok güzel noktalara değiniyor bunların birçoğu bizi bugün bölen düşüncelerin tohumlarının atıldığı dış politikalar.

Her kitabında "merak et, araştır, öğren ,sen bundan sorumlusun, bu dünyaya bir geliş amacın var” felsefesi Gör Beni’de de var. Bize verileni değil gerçek bilgiye ulaşmaya çalışmak hepimizin görevi. 
Kitapta okuduğum çoğu alternatif tarihi başka kaynaklardan daha önce okumuştum ancak geniş Sümer Tarihi’nin okul kitaplarından özellikle 1946’lardan sonra çıkarıldığını ve Rockefeller Vakfı’nın bastığı kitaplarının okutulmaya başlandığını ilk defa duydum. 

24 Temmuz 2019 Çarşamba

POSTACI KAPIYI İKİ KERE ÇALAR - JAMES M. CAIN


James M. Cain’in çok bilinen romanı 1934’de basıldığında büyük ses getirir. Yazarın kitaba bu ismi neden verdiğini merak ederdim;metin basılmadan önce defalarca reddedilmiş Postacısı bu red mektuplarını getirdiği her seferinde kapıyı iki kere çalarmış.O yüzden Cain kitap basıldığında bu ismi uygun görmüş.

James M. Cain Amerikan modern suç edebiyatının çığır açıcı yazarlarından biri olmasına rağmen başyapıtı Postacı Kapıyı İki Kere Çalar’ın  sinema uyarlamaları yüzünden kitabın gölgesinde kalmış. 
İrlanda asıllı yazar önce opera sanatçısı annesi gibi şarkıcı olmak istemiş. Sesinin yeterli olmadığı anlaşılınca gazeteciliğe başlamış.1934’te yazdığı söz konusu romanın başarısının verdiği güvenle gene kült sayılacak Çifte Tazminat ve Mildred Pierce’ı yazmış.

Hikaye savaş sonrası Amerika’nın büyük buhran yıllarında geçiyor.Büyük ölçüde alt üst olan değer yargıları,evliliğe ve kadına getirdiği bakış açısıyla yeni bir dönemin sinyallerini veriyor. 

Roman, 1939, 1943, 1946 ve 1981'de olmak üzere tam 4 kez sinemaya uyarlanmış. Kara film dediğimiz türü etkileyen başlıca edebi eserlerden sayılan bu romanın ilk ikisi Avrupa yapımı. Amerikan yapımı olan Bob Rafelson'un 1981 tarihli filmi 1946 yapımından daha cüretkar. Jack Nicholson ve Jessica Lange baş rolleri paylaşıyor.




Kitapta hissedilen ancak beyaz perdede daha çok ses getiren femme fatal sarışın öncesinde Lara Turner tarafından oynanmış.Kendisi Marilyn Monroe öncesinin en güzel sarışını olarak nitelendiriliyor.Bizde de benzer senaryo 1985’te Banu Alkan’la çekilmiş.

12 Temmuz 2019 Cuma

DENİZ KENARINDA GEYİKLER - RALF ROTHMANN



Okuması kolay,anlaması yorucu bir öykü kitabı özetle. 

Edebiyat var mı var, 
"Korkunun sonu aynanın ardında; camdan bir kapı, uzun bir koridor” ; 
“Ve kadını üzüntüsünden uyurken buldu.” 
gibi kendi içinde üstelik pek lezzetli bu tarz cümleler şimdi ne anlattı bu öyküde karışıklığı içinde kayboluyor. Daha çok kurgusuz hikayeler anlatmış Rothmann.

Kısacık bir kitap ancak elime alıp bir kere de bitirebileceğim bir yazım dili yok. Öte taraftan hikayelerin geçtiği Avrupa kırsalını zaten çok severim,burada da en çok hoşuma giden coğrafi atmosfer oldu.Daha kışa yakışacak bir kitapmış aslında.

Ralf Rothmann 1953 yılında Schleswig'de doğmuş. Gençliği romanlarının bir kısmına mekân olarak aldığı Ruhr bölgesinde geçmiş. Öğrenimini yarım bırakarak inşaatlarda ve çeşitli işlerde çalışmış. İlk öykü kitabı Messers Schneide’yi 1986’da yayımlamış. Heinrich Böll, Max Frisch gibi pek çok edebiyat ödülü var.

Yorumlayanlar özellikle romanlarının otobiyografik öğeler taşıdığını söylüyor ki bunu öykülerinde de görmek mümkün. Olayın kahramanları genelde yazarın daha önce yaptığı meslekleri yapıyor.
Öykülerin isimleri son derece ilgi çekici,genelde çok hoşuma gitti. Ancak kurguyla en az bağlantılı kısımların başlık olarak seçilmesi ile okuyucuyunun ilgisini mi çekmeye çalışmış,  anlayamadım.

3 Temmuz 2019 Çarşamba

ÇAKAL - FREDERICK FORSYTH



Çakal’a başladığımda ilk 50 sayfa ne okuduğumu çok anlayamadım açıkçası. Konusu hakkında bir fikrim vardı ancak yazar konuya ortadan daldığı için hikayenin içine giremedim bir süre.Yazar okuyucunun yakın dönem Fransa tarihini bildiğini varsayarak başlamış hikayeye. Bir süre sabredince Hollywood vari bir aksiyon kurgusu sarıyor zaten .

Fransa, Osmanlı yönetimindeki Cezayir'i, 1830 yılında işgal etti ve kalıcılığını pekiştirmek için bir milyona yakın yerleşimci gönderdi. İki dünya savaşı ve diğer askeri operasyonlarında, daha fazla özerklik vaadiyle Fransa'nın deniz aşırı topraklarda silah altına aldığı Cezayirliler ülkelerine döndüklerinde, ikinci sınıf vatandaş olarak muamele görmeye devam ettiler.

Cezayirlilerin eşit şartlarda siyasi temsil çabaları da kanlı biçimde bastırıldı.1 Kasım 1954'te bağımsızlık mücadelesine başladılar Süreç zorlu ve kanlıydı.Bu arada savaş Fransa'da yönetimi yıprattı ve 1958 yılında Paris'te hükümet devrildi.Fransa'nın Dördüncü Cumhuriyeti sona erdi ,Beşinci Cumhuriyet'in başına General Charles De Gaulle geçti. 

Fransa ve UKC sekiz yıllık savaşın ardından Mart 1962'de Evian Barış Anlaşması'nı imzaladı.Temmuz 1962'de gerçekleştirilen referandumda Cezayir bağımsızlığına kavuştu.Bu sürecin yaklaşık 1,5 milyon insanın canına mal olduğu söyleniyor. Fransız ordusu destekli yerleşimci "kara ayak" örgütleri, Cezayir'deki sivillere karşı saldırılarını kesmedi
Bu süre zarfında dünya kamuoyunun gündeminde olan ama daha sonra unutulan bir örgüt vardı. Kısa adı OAS olan Organisation Armée Secrète -Gizli Ordu Örgütü-.
1961 yılında eylemlerine başlayan OAS'ın kurucuları üst düzey askeri yetkililerdi amaçları da Cezayir'in bağımsızlığını engellemekti OAS'çıları bitiren Charles de Gaulle düzenledikleri suikast oldu. Cezayir'in terk edilmesini ulusal çıkarlar açısından son derece sakıncalı bulan OAS'çıların hedefinde bizzat iktidara getirdikleri Charles de Gaulle vardı.
Charles De Gaulle’ün, en az 30 suikast girişiminden kurtulduğu iddia ediliyor. En çok ses getireni 1962’de Elysée Palace'dan Orly havaalanına seyahat ederken gerçekleşti.Başkanın arabasına 140 mermi isabet etti. Tecrübeli şöfürü ve süspansiyon sistemi sayesinde önden çekişli, patinaj yapabildiği Citroen’i sayesinde bagajdaki tavukları bile kurtuldu.Bu yüzden Citroen'ini çok severmiş.

De Gaulle uzun ve çalkantılı siyasi kariyeri boyunca çok sayıda düşman edinmişti ama suikast girişimlerinin hiçbiri başarılı olmadı.1970 yılında evinde televizyon izlerken kalp krizinden öldü

İşte bu özet bilgileri bilmeyen bir okuyucu kitabın ilk bölümlerini anlamayabilir.Çünkü  Frederick Forsyth Çakal'da 1960-65 arasındaki bu güç dengesinin getirdiği suikasti,hesaplaşmayı ayrıntılı bir şekilde romanlaştırıyor.
Bu arada Forsyth’un kendisi de eski bir istihbaratçı. İngiliz İstihbarat Teşkilatı MI6'de 20 yıl boyunca çalışmış.

The Day of the Jackal'ın film uyarlaması da ilginç olmuş. Yönetmen Fred Zinnemann suikastçi karakteri için ünlü biri yerine o dönem hiç tanınmayan Edward Fox'u tercih etmiş. Fox'un başarılı olması için onu gerçek bir kiralık katille tanıştırmış ve bilgi almasını sağlamış. 
Filmin sonundaki kutlama çekimleri gerçekten de Bastille Günü sırasında yapılmış ve kalabalık halk bizzat figüran olmuş. Çekimler sırasında bazı vatandaşlar Adrien Cayla Legrand'ı gerçek De Gaulle zannetmiş. Film 1973'de çekilmiş yani başkan öldükten üç yıl sonra :)


20 Haziran 2019 Perşembe

ÖLÜM ÇIĞLIĞI - AGATHA CHRISTIE



"Büyükannem ne derdi biliyor musunuz? 'Gençler yaşlıların aptal olduğunu düşünürler, yaşlılar ise gençlerin aptal olduğunu bilirler' "

Ölüm Çığlığı 1930’da yayımlanan Jane Marple karakterinin ortaya çıktığı ilk kitap. Hepimizin bildiği gibi Agatha Christie’nin en az Hercule Poirot kadar ünlü diğer dedektifi Jane Marple. 

Christie’nin bilindik polisiye kurallarını alt üst eden kült kitabı Roger Ackyord Cinayeti'nde Doktor Sheppard'ın meraklı kızkardeşi Caroline çok sevilince yaratacağı kadın dedektif karakterine ilham olur. Zira bu tip anneannesine ve onun Ealing’deki arkadaşlarına çok benziyordur.

İngiliz drama yönetmeni Michael Morton, Roger Ackroyd’un Cinayeti’ni sahnelediği zaman karakteri genç bir kıza verince Christie çok bozulur  Kararını verir ve Miss Marple’ı yaratır. Marple ilk defa 1926’da The Sketch dergisinde yer alan The Tuesday Night Club adlı öyküde görünür.

Yazar burada yaşlı Marple’ı Viktoryen tarz giyinen siyah elbise, siyah dantel eldivenler ve beyaz saçlarını örten siyah dantel şapkası ile betimler. Marple kurgusal St Mary Mead’de yaşamaktadır. Bu köy sözde Downshire bölgesindeyken “The Body in the Library / Cesetler Merdiveni”nde Radfordshire'dadır. St. Mary Mead, Agatha Christie’nin Miss Marple’dan önce de kullandığı bir mekan. Hercule Poirot macerası Mavi Trenin Esrarı”nda Katherine Grey, burada yaşar

İlk hikayelerde Marple sevimsiz bir dedikoducuyken, sonraki kitaplarda daha modern ve hoşgörülü biri olur. St. Mary Mead de, onun sayesinde kurmaca bir yer olmaktan çıkıp daha gerçekçi bir yer haline gelir..
Yaşlı kızı diğer profesyonel dedektiflerden ayıran şey ise olaylara dahil olma şeklidir.Kimse ona görev vermez yada cinayeti aydınlatmasını beklemez. Kendisi olaylara kayıtsız kalamaz.Çünkü çok meraklıdır. Her yerde gözü kulağı olduğu için bir olay olduğunda ona akıl danışılır.

19 Haziran 2019 Çarşamba

GÖZ KOLEKSİYONCUSU - SEBASTIAN FITZEK


Fitzek’in daha önce Yolcu 23’ünü okumuş ve beğenmiştim. Göz Koleksiyoncusu yazarın son kitabı. Hikaye alışılmışın dışında sondan başa doğru kurgulamış ve dizgisi de öyle yapılmış. İlk sayfayı açtığınızda örneğin sayfa 387, bölüm 12  yazıyor  sonra geriye doğru gidiyor.
Hikaye ilerledikçe ilginçleşiyor ve sonunda neden başa döndüğünü anlıyoruz dolayısıyla hikaye yarım kalıyor.  Devam kitabı bakalım ne zaman gelecek.

Fitzek bu hikayede görme engelli bir karaktere yer vermiş. Kitabı yazarken de onlarla ilgili çok araştırma yapmış. Yanlış bilinen bir sürü efsaneyi  karakteri üzerinden okuyucuya aktarırken bu alandaki farkındalığı da artırıyor .

Ana karakter Zorbach eski bir polis.Yaşadığı kötü bir deneyimden sonra işini bırakmış, gazeteciliğe başlamış. Kaçırılan çocuklarla ilgili haber peşindeyken kendini olayların içinde buluyor.

Kurgu genel olarak sürükleyici ve kendini çok rahat okutuyor,gerilim düzeyi tatmin edici.  Hikayenin neden başa doğru gittiğini ancak sonunda anlayabildım, bu benim için keyifli oldu. Öte taraftan katil tam tahmin ettiğim gibi çıktı ki bu kısmı zayıftı.Daha sürpriz bir isim kurguyu katlardı.