Ahmet Ümit etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ahmet Ümit etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Temmuz 2022 Cuma

KAYIP TANRILAR ÜLKESİ - AHMET ÜMİT


Yaklaşık 100.000 adımda bana eşlik eden, bir o kadar trafikte geçen bilmem kaç saatimi nispeten katlanılır kılan bir kitap .Ev işi ve ütüyü saymıyorum bile…

Bana mental anlamda çokça yardımcı olan podcastler ve storytel uygulamasından burada pek bahsetmemiştim

Beni üzen öfkelendiren yorgun hissettiren negatif duygularımdan uzaklaşıp odağımı “gerçekten” anda kalarak dinlemeye vermek beynimin güzel şeyler başarmış bir insan öyküsünden ilham almasını  yada alanında iyi birinin benim ilgimi çeken bir konu üzerinde bilmediklerimi öğretmesi çok iyi hissettiriyor. Hayata bir öğrenci gözüyle bakınca yapmadığın ödevlerden vicdan azabı çektiğin gibi okumadığın/okuyamadığın için kendini suçlu hissettiğin o kısır döngüde sesli kitaplar imdadıma yetişiyor.

Kayıp Tanrılar Ülkesi için mitolojik polisiye diyebiliriz. Pergamon Antik Kenti ile bağlantılı Berlin’e göçmüş bir aile ile ilişkilendirilen kurgunun dedektifi Almanya doğumlu orada başkomiserlik yapan Yıldız Karasu. Hikaye de zaten Berlin’de geçiyor. Ahmet Ümit’in değişmez karakterleri Nevzat Başkomiser ve Ali de kısacık da olsa finalde biz hala buralardayız diyor.

Roman cinayetlerin çözülmeye çalışıldığı bölüm ile Zeus ‘un kendi sesinden mitolojik hikayesini anlattığı bölüm şeklinde sırayla ilerliyor. Normalde ben olayı bir an önce öğreneyim diye yan hikayeyi atlaya atlaya okur sonra ona geri dönerdim J ama mitoloji tarihi, tanrı olma yolculuğundaki savaşları dinlemek sıkmadı. Polisiye Kurgu ise şaşırtmadı,tam tahmin ettiğim gibi hatta fazla uzatılmış bitti.

15 Kasım 2013 Cuma

BEYOĞLU'NUN EN GÜZEL ABİSİ - AHMET ÜMİT

“İnsan hem iyidir hem kötü hem şeytan vardır içimizde hem de melek. Hangisini uyandırırsak hangisini beslersek o ele geçirir ruhumuzu”.
Aslında Ahmet Ümit’in bu yeni çıkan kitabını hemen alıp okumayı düşünmüyordum. Önceki kitabı Sultan’ı Öldürmek ‘i pek beğenmemiştim. O yorumu okumak isteyenler buraya bakabilir. Kitap Kardeşliği Kasım etkinliğinde seçimi Beyoğlu’nun En Güzel Abisi'nden yana yapınca Kinyas ve Kayra’nın arasına alıp şıp diye okuyuverdim. Zira diğerinin yanında pek çerez geldi.
Birbiriyle çatışan kumarhane sahipleri, kadın satıcıları, hayat kadınları, Tarlabaşındaki kentsel dönüşümden rant sağlamaya çalışan mafyavari figürler,tinerciler,Gezi Direnişi çerçevesinde yazarımızın meşhur kahramanları Başkomiser Nevzat ile yardımcıları Ali ve Zeynep yılbaşı gecesi işlenen bir cinayeti roman boyunca çözmeye çalışıyor
Gezi olaylarından bahsetmeyi sosyal bir sorumluluk olarak görmüş sanırım ancak konunun içine çok da yedirememiş. Olur olmaz zamanda ortaya çıkan gençlerin kurguyla bağlantısı zayıf. Bakın bunlarda var ben bunları hissediyorum ve yazıyorum demek için varlar sanki.
Öte taraftan çok satan bir yazarın Tarlabaşı gibi önemli bir semtin rant alanı haline getirilmesine dikkat çekmesi farkındalığı artırmak açısından çok önemli.Gelgelelim bu konuda ne yapılır nasıl karşı durulur; STK ‘larının bizim gibi zayıf olduğu toplumlarda romandaki Nazlı gibi Don Kişot’luğa soyunmuş daha çok insana ihtiyaç var.
Şehirdeki rant herkesi rahatsız eden bir konu. Bu sene Bienal’de kentsel mekanlara odaklanarak Gezi Parkı, Taksim Meydanı, Tarlabaşı Bulvarı, Karaköy ve Sulukule mahallesi gibi kentteki en tartışmalı yerlerde projeler planlanmıştı. Ancak kamusal alan sorununu irdeleyen projelerin otoriteden izin alınarak yapılma zorunluluğu dolayısıyla vazgeçildi. Kentsel dönüşümün sadece mekansal olarak binalar inşa etmek olmadığını algılayamayan otoriler içinde nerede yaşayacağı,nerede çalışacağı,nerede sosyalleşeceği göz ardı edilen insanlarla,tarihsel ve kültürel çeşitlilik taşıyan mahallerinin malum konut projelerine feda edildiği,alışveriş merkezlerinin mahalle pazarlarının yerini aldığı yaşam alanımızda, küresel yatırımı çekmek için yaratıkları mekanizmayı bizlere zorla dayatıyorlar. Bize de Fransa'da sokak pazarlarındaki peynircilerin imrene imrene resimlerini çekmek kalıyor. Hyde Park’ta uzanıp kitap okuyanları kıskanıyoruz. Elbette Tarlabaşı’nın başına gelecek olan da böyle bir şey olacaktır. Cercle D’Orient binası ortada. İstanbul’da pek çok kamu binasının özelleştirilip kar amacıyla yeniden kullanımı söz konusuyken Galata Rum Okulu, gibi Rum cemaatine ait kamusal binaların ise kültür ve sanata vakfedilerek kentin hizmetine sunulması bence kentliliğe bakış açılarının hala bizden farklı olduğunu göstermekte.Neyse kitapta denildiği gibi canlı cansız herşeyin satılık olmadığı bir dünya dileyelim.
Kitabımıza dönersek fazla mesaj kaygılı ve tekrarlı bulduğumu söyleyebilirim. Özellikle yazarımız Başkomiser Nevzat’ın aile travmasını anlatmayı bundan sonraki kitaplarında bırakmalı ve Evgenia ile olan ilişkisinin de boyutunu değiştirmeli artık. Aynı şeyleri son kitaplarında çokça kullanması en azından benim açımdan sıkıcı olmaya başladı. Bu kitabın kurgusunu da Sultan’ı Öldürmek’te olduğu gibi gereksiz uzatılmış buldum.
Bir karakter olarak Ahmet Ümit’in romanda olması ise sempatikti. Sonraki kitaplarında daha başrole yakın bir karakter yaratır umarım.



29 Mayıs 2012 Salı

Sultan'ı Öldürmek


Okuduğum bilimsel tarih kitaplarından sonra polisiye örgüsü içinde tarihi de referans aldığını söyleyen yazarı sanırım biraz geç fark ettim ki arayı kapatmak için kitaplarını arka arkaya okumaya başladım. Seyahatlerde en rahat akan kitaplarım oldu hepsi. Ta ki Sultan’ı Öldürmek ’i okuyana kadar.
Hikayeyi kurgularken gereksiz bir tekrara girmiş yazar ve kitap uzadıkça uzamış. Aynı deneyimsel psikolojik kaygıların anlatıldığı sayfalar neredeyse aynı cümlelerden oluşuyor. Bu kitapla yazar biraz da  Dan Brown olmaya soyunmuş. Sorulmayanın , tabu  sayılanın , kutsal atfedilenin sorgulandığı , bazen ters yüz edildiğini görüyoruz ki bana konuyla ilgili ilave bir şeyler daha okumamı salık verdiğini söyleyebilirim. Kitap bir yandan Freud’a  özellikle Dostoyevski ‘nin Karamazov Kardeşler'ini referans alarak yazdığı makalesine atıfta bulunurken romanın örgüsünü de özellikle Patrisid (Baba Katilliği ) ile ilişkilendiriyor.  Burada kitapta konuyu ilginç kılan II.Mehmet’in ( Fatih olmadan önce) babası II.Murat’ı öldürmüş olabileceğinin tartışılması .
20 yıl önce kendisi gibi tarihçi olan sevgilisi tarafından terk edilen Müştak Serhazin bir gün eski sevgilisi tarafından yemeğe davet edilir. Eve gittiğinde kapıyı açık , sevgilisini de ölmüş bulur ve zaman zaman nükseden unutma hastalığı olduğu için de cinayeti kendi işleyip işlemediğini hatırlayamaz. Burada devreye Ahmet Ümit'in meşhur Başkomiseri Nevzat ve  yardımcıları Ali ile Zeynep devreye giriyor. Kitap bu cinayet araştırması ve tarihçilerin Fetih-Fatih tartışmaları etrafında ilerliyor.