2 Kasım 2015 Pazartesi

TRENDEKİ KIZ - PAULA HAWKINS



Pazarlaması çok iyi yapılmış beklenti yükselten bir kitap daha. Sıkı polisiye okuyucularını bence asla tatmin etmeyecek kurguyu ve vasat bir sonu allayıp pullayıp okuttular mı okuttular.Yaşasın book marketing tools  stratejileri …..
Paula Hawkins yeni neslin Alfred Hitchcock'u olarak takdim edilince,üstüne bir de Tess Gerritsen elinizden bırakamayacaksınız deyince;vaat edildiği gibi gerilim,heyecan ve zeka beklentisi içinde oldum.Kitap olsa olsa takıntılı bir aşk hikayesine yedirilmiş zayıf bir macera romanı olabilir.Sürekli tekrarlayan psikolojik travmaların,unutkanlıkların türün müdavimlerini sıkacağını düşünüyorum. Üstelik şıp diye katili bulacaklardır.
Ancak tüm bu beklentilerin ötesinde evet ben bir best-seller okumak istiyorum,tüm dünya okuyor ben eksik kalmayayım diyorsanız okuması rahat bir kitap. Hatta türe uzaksanız yukarıda yazdıklarımı unutun keyif bile alabilirsiniz.
Sırf bu pazarlama numaralarından dolayı merak etmeme rağmen Kafes’i alıp okumaya çekiniyorum. Arka kapağında şöyle muhteşem böyle bilmem ne yazan kitaplara güvenemiyorum artık.


30 Ekim 2015 Cuma

SAKKARA'NIN KUMLARI - GLENN MEADE

Gleen Meade’i çok seviyorum.Şimdiye kadar okuduklarımla beni hiç hayal kırıklığına uğratmadı. Geçtiğimiz Tüyap Fuarı'nda tüm mütevaziliği ile  fotoğraf çektirdiğimizi Son Tanık’ı yorumlarken yazmıştım. Bu yıl fuarda beni heyecanlandıracak bir konuk yazar yok maalesef. 

Mısır’da Sakkara Kazılarında bir araya gelen Jack,Harry ve Rachael’ın bir aşk üçgenine dönen ilişkileri, ikinci dünya savaşının etkisiyle bambaşka bir casusuluk boyutuna taşınır.
Gerçekliği bir türlü açıklan(a)mayan,Almanya’nın savaşı kaybetmek üzereyken Roosevelt ve Churchill’i öldürme girişimi ekseninde ilerleyen hikayede onlar zamanla yarışırken,kitap büyük bir heyecanla su gibi  akıp gidiyor.
Savaşın dengesini değiştirecek bu suikast planının Amerikan ve İngiliz istihbaratı tarafından fark edilmemesi, Sovyet NKVD (KGB öncesi) tarafından iddia edilmesi hep bir yalanlamaya sebep olsa da söylentiler hiç bitmedi hatta 1950’lerde yayınlanan bazı belgeler delil gösterildi.Uzun Atlama Operasyonu adı verilen planın Hitler’in emriyle Otto Skorzeny tarafından kurgulandığı  Roosevelt,Churchill ve Stalin’in aslında Tahran’da öldürülecekleri iddia edilir. Tarihsel gerçekliği ne olursa olsun Meade konuyu çok gerçekçi ele alıp soluk soluğa okunacak bir roman yaratmış. Ben keyifle okudum.

23 Ekim 2015 Cuma

SİZE PANDİSPANYA YAPTIM - MARİO LEVİ

Mario Levi’yi ilk kez 2000 yılında "İstanbul Bir Masaldı" ile keşfetmiştim.Çok beğenmeme rağmen o gün bugün başka bir kitabını  okumamıştım ,ta ki  Kitap Ağacı İstanbul onu konuk edene kadar.
Söyleşiye gitmeden bir kitabını daha okumak istemiştim."Size Pandispanya Yaptım"’ı seçtim.Sonra kızdım kendime,neden bu kadar ara verdim. Beni gene bambaşka dünyalara,bambaşka evlere,yaşamlara götürdü.
Her fırsatta söylerim,benim için kokular çok önemli; inanılmaz bir anı hafızası yaratıyor belleğimde, tanıdık fotoğraflara ışınlanıyorum adeta. O yüzden bu kitapta kendimden çok şey buldum ben.
Mario Levi, kitabında tatlar ve kokular uzak coğrafyadaki insanları ait oldukları topraklara çağırır hatta bu  en güçlü çağrılardan biridir der.Kitapta Sefarad Mutfağına ait tarifler var. Her tarifin bir hikayesi,yapanla bütünleşen hatıraları var. Uzaktakilerin doğdukları topraklara ,kalanların gidenlere özlemleri var.

Bak, mesela şu pandispanya. Anlamını düşündün mü? Çok kolay. İspanyol ekmeği…Neden şimdi bu ad? Ne olmuş da ekmek böyle kek haline gelmiş? Yoksa başından beri hep böyle miymiş? En mühimi bu ad neden konmuş?Göç yolları mı?.. Sf(297)

Pandispanya Tarifi sf(296)
Önce 5 yumurtayı 4 kahve fincanı şekerle mikserde çırpıyorsun. Sonra buna azar azar 4 kahve fincanı un ile 1 tatlı kaşığı kabartma tozu katıyorsun. Buna da hem bir limonun suyunu hem de bu limonun kabuğunu rendeleyerek ekliyorsun. İyice karıştırıyorsun tamam mı? Hepsini bir kek kalıbına döküyorsun ama önce fırın kalıbını yağlamayı unutma. Sonra doğru fırına. Yalnız dur. Fırının hararetinin çok yüksek olmamamsı lazım.Orta hararet.Yarım saatte tamamdır.Püf noktası ne ? Pişip pişmediğini anlamak için bir kürdan kullan. Kolay değil mi?

Her evin başkalarıyla paylaşılamayacak sırları vardı evet.Tıpkı pırasa köftesinin ne kadar eti ya da başka bir malzemeyi gizlediğinin bilinmemesi gibi.Birbirlerine karışması için ne çok emek gerekiyordu üstelik,ne çok ustalık,ne çok sabır…Aynı duygu tarama ile borekas ‘ın hem içi hem hamuru söz konusu değil miydi?Yemekler ile hayata dayanma savaşı arasında ince ama çok sağlam bir bağ olduğunu kim söylemişti? Sf(200)


Bin yıl önce gibi ,sanki hiç yaşanmamış gibi yada bir romanın içinde gibi.Aslında hayal gibi. Bana neden hiç anlatmadığımı sorarlar. Oysa hatırlamıyorum ki…
Sobalı bir odada kimya testi çözüyorum. Ateşin üzerinde kestaneler.Oda kestane kokusuyla doluyor.Tepemde babam bana kestane soyuyor.
Şimdi kokuyu ben de duyuyorum.Hatırlıyorum.Güvendeyim...(S)

22 Ekim 2015 Perşembe

Dünyanın En Büyük Sanat Galerisine Sahip Adam - JR


Onun çalışmalarıyla dünyanın herhangi bir şehrinin,herhangi bir binası üzerinde karşılaşabilirsiniz. Kendisini JR olarak bildiğimiz 83 doğumlu sokak sanatçısı ve fotoğrafçı gerçek ismini gizliyor.   Kendi tabiriyle dünyanın en büyük galerisine sahip. Yani sokaklara.
Metrolarda ve sokaklarda grafitiyle başlayan izinsiz sanat çalışmaları, Paris metrosunda bulduğu bir fotoğraf makinesi sayesinde fotoğrafçılıkla devam eder. Arkadaşlarının çalışmalarını fotoğraflarken onlara orijinal baskıları değil fotokopilerini verir. Zaman içinde o kadar çok kopya birikir ki bunları farklı boyutlarda  duvarlara yapıştırmaya ve etraflarına siyah boya ile çevreler yapmaya başlar. İmza olarak da EXPO 2 RUE atar.

2004-2006 yıllarında "Portraits of a Generation", projesini yaratır.Paris’in kenar mahallelerinden asi,dışlanmış,suça karışmış yada polisle çatışan gençlerin dev portrelerini adeta toplumun gözüne sokar.Çalışmalar belediyenin bu çalışmalardan birini kullanılmasıyla yasal bir zemine oturur. Amacı müzeye gitmeyen insanları sanatla sokakta tanıştırmaktır.
P’tit Zé, Les Bosquets, 2004

2007 yılında Marc Berrebi ile insanların aslında birbirine ne kadar benzediğini vurgulayan "Face to Face" projesine imza atarlar. İsrail ve Filistinlilerin dev boyutlu portrelerini şehirlerdeki binalara ve Ayrılık Duvarı’nın her iki tarafına uygular.
Separation Wall, Palestinian Side In Bethlehem, March 2007

2008 yılında  çoğu uyuşturucu ve şiddet mağduru kadını fotoğrafladığı "Women Are Heroes" projesi, ilk olarak Brezilya’da Morro de Providencia’da evlerin üzerine yapıştırılır.Kenya,Kamboçya,Sierra Leone,Liberya,Hindistan ile devam eden projenin filmi 2010’da Cannes’da Altın Kamera için yarışır.
Action dans la Favela Morro da Providência, Favela de Jour, Rio de Janeiro, Brésil, 2008

Aynı yıl sanatçı İspanya-Cartegana’da, geçtiğimiz bahar İstanbul’da da karşımıza çıkan "Wrinkles of the City" projesine başlar.Şehrin yaşlılarının ,şehre tanıklık etmesinden yola çıkarak Türkçeye Şehrin Kırışıklıkları olarak çevirebileceğimiz çalışmaları , geçmişe tanıklık eden binaların üzerine uygular.
Proje 2012 Havana’nın duvarlarındadır. Devrime tanıklık eden 25 kişinin hikayesini de fotoğrafların üzerine ressam ve kaligraf Jose Perla uygular.
Proje Shangay,LosAngeles,Berlin ,İstanbul gibi dünya metropollerine uzanır.
La Havana, Rafael Lorenzo y Obdulia Manzano, Cuba, 2012 

2011'de Inside Out projesi ona Ted ödülünü getirir.Bir hikayesi olduğuna inanan 100.000 üzerinde katılımcı fotoğrafını sisteme up-load eder.Basılan posterler onlara geri gönderilir ve bu insanlar fotoğraflarını duvarlara yapıştırırlar.Tunus projenin yapıldığı ilk ülke olur. 6 fotoğrafçı ülkenin dört bir yanına dağılıp kadın, erkek,zengin, fakir, iş adamı,işsiz ,çiftçi gibi her kesimden insanın fotoğrafını çeker ve böylece Arap dünyasının  ilk geniş sokak sergisi yapılmış olur.
 Tunisia, Front of the Police Station of La Goulette, 2011
Tunisia, Ex Ben Ali Billboard on La Goulette Road, 2011

Sanat sever bir toplum olduğumuzu her fırsatta kanıtlarcasına,sanatçının İstanbul’daki bazı çalışmalarına ne yazık ki zarar verildi, üzeri boyandı.,kapatıldı. Merak edenler hala vakit varken soyulup dökülmeden Balat ve Beyoğlu semtlerinde bu çalışmaları görebilir.Gene bölge insanların fotoğrafları, tarihe tanıklık eden binalarda.

The Wrinkles of the City, Istanbul


JR’nin “Persative Art” denilen yayılan sanatı Paris’in kenar mahallerindeki binalardan Ortadoğu’nun duvarlarına, Afrika’da yıkık bir köprüye, Brezilya’daki gecekondu mahallerine yayıldı. Bazen yaşlı kadınlar model oldu bazen çocuklar 1 haftalığına sanatçı. Lokal sergilerden sonra çalışmalar Londra, New York, Berlin, Amsterdam  gibi şehirlerde sergilendi.

NYCB Art Series
 Action in Kibera Slum, General View, Kenya, 2009
 Action in Kibera Slum, Train Diagonale, Kenya, 2009
                                                                                Inside Out - Au Panthéon 

 Action in Kibera Slum, Train Passage 5, Kenya, 2009


 NYCB Art Series
 Action dans la Favela Morro da Providência, Escalier, Rio de Janeiro, Brésil, 2008

 The Wrinkles of the City, Berlin


Action in Shanghai, Ji Jinsui, Chine, 2010
IOP on Times Square, general view

21.yy’ın Cartier-Bresson’u olarak tanımlanan sanatçının Robert De Niro,Art Spiegelman,David Lynch,Takashi Murakami gibi isimlerle yaptığı ortak çalışmaları ve video’ları görmek için mutlaka   http://www.jr-art.net/videos ziyaret edin. Ellis adasına gelenlere selam duran “Ellis Trailer” çok sanatsal. “Women are Heros “ ise çok etkileyici.



29 Temmuz 2015 Çarşamba

SIMON BECKETT - DAVID HUNTER SERİSİ

David Hunter serisi,benim daha önce okumadığım hatta okuyabileceğimi bile sanmadığım bir türdü.Fakat geçtiğimiz dört ayda seriyi 15’i okumalarıyla tamamladım hatta bir sonrakini beklemek zor bile geldi.
Hunter karısını ve kızını trafik kazasında kaybettikten sonra  Norfolk’un uzak bir köyünde  pratisyen hekimlik yapmaya başlayan eski bir adli antrapologdur.Seri,trajedisinden kaçıp mesleğini arkada bırakabildiğini düşünen  doktorun hiç de uzak kalamayacağı olaylarla başlar ve her kitapta başka bir macera ile devam eder.
Simon Beckett ,92 den beri serbest gazetecilik yapan bir İngilizce öğretmeni. Üniversiteden mezun olduğunda tamirat işlerinde çalışmış sonra İspanya’da İngilizce öğretmeliği yapmış.İngiltere’ye döndükten sonra bir süre çeşitli gruplarda perküsyon çalmış.Gazeteciliği sırasındaki deneyimleri onu polisiye-gerilime yönlendirmiş. Uyuşturucu baskınları,genelevler,silahlı çatışmalar hikayelerini oluştururken gereken malzemeleri hazırlamış.
Body Farm in Tennessee’yi  ziyareti sırasında gördükleri kafasında,29 dile çevrilmiş David Hunter’ın hikayesini şekillendirmiş. http://web.utk.edu/~fac/ sitesini incelerseniz öğrencilere onun adına verilen bir ödül olduğunu görebilirsiniz. Simon Beckett Student Paper Prize
Burası  Knoxville-Tennessee’de  bulunan ve adli inceleme konusunda eğitim veren  bir akademi.Beckett 2002 yılında Daily Telegraph Magazine’e yazacağı  bir yazı için orada 5 gün kalır. Gerçeğe yakın canlandırmalar ile eğitim veren kurumda ,gerçek evlerin yakılıp içinin incelendiği, kan bankasından alınan gerçek kan analizlerinin yapıldığı, ormanlık alanlardan gerçek kadavraların taşındığı ilginç bir deneyime tanık olur ve sonunda not defterini ,teybini bir kenara koyar öğrencilere katılır. Gazetecilik ile başlayan yol bambaşka bir yöne gider.
Alışılageldik agresif dedektif hikayelerini okuyanlar için aslında Hunter pasif karakterli. Ancak işinde çok bilgili. Yazar araştırıp öğrendiği bir çok bilgiyi bize onun ağzından veriyor. Ölen birinin kimyasındaki günlük değişiklikler ve böceklerin buna etkileri gibi aslında çok da bilmek istemeyeceğimiz konular, burada olayların çözülmesi için elzem.

Ölümün Kimyası  2006’da basıldığında CWA Gold Dagger (Crime Writers' Association) ödülünün en kuvvetli adayı gösterildi. Ödülü Raven Black ile Ann Cleves almasına rağmen Simon Beckett  iki milyondan fazla satacak kitabıyla kendini tanıtmaya başlamıştı bile.
Başarılı müzisyenlerin ikinci albüm sendromu gibi ikinci kitapta ne yazması gerektiğini düşünen Beckett  ilkinden farklı ama okuyucularının heyecanını düşürmeyecek bir fikir arayışına girer. Öncelikle olay nerede geçmelidir?Tekrar Norfolk olmasını istemez. İskoçya kıyılarına yaptığı bir seyahat ona  Outer Hebrides’lerde hayali bir ada yarattırır.”Runa” Mevsim kıştır. Ada vahşi ve kasvetlidir. Olayları oluşturacak temel manzara hazırdır.İlk kitapta bolca yardımı dokunan kurtçuklar,sinekler,böcekler kış şartlarında çok belirleyici olamayacaktır. Yıllar önce okuduğu kendinden yandığı iddia edilen insanların hikayelerini düşünür.Sadece vücut içten içe yanarken odadaki başka hiç bir şey yanmaz.Bu açıklanamaz olayları adada  Hunter çözecektir.

Kemiklerin Şifresi ,hepsi içinde en favori kitabım oldu. İnanılmaz keyif aldım,merak ettim ve asla sonunu tahmin edemedim ,elimden bırakamadım bir günde bitti.

İkinci kitap bende çıtayı çok yükselttiği için Ölülerin Fısıltısı ve Mezarların Çağrısı beni yeterince etkileyemedi.Ölülerin Fısıltısı’nda yazar  David Hunter’ı doğduğu yere Body Farm’a,Tennessee'ye geri getiriyor.Katili bulmak için eski bir arkadaşının yardım isteğini geri çeviremiyor. 

Dördüncü kitapta David Hunter’ın geçmişini öğreniyoruz.Beckett "bana sürekli sorulan Hunter'ın geçmişini göstermek,bu kitapta çok uygun olacaktı" diyor.Onun hikayesiyle, çözülmesi gereken hikayeyi birbirine bağlarken en şevkle yazdığı kitabın bu olduğunu söylüyor.Ne Hunter’ın ne de okuyucunun ön göremeyeceği bir sonu olsun istemiş  ama bence serinin en zayıf kitabı buydu.

Bunların dışında yazarın seri dışı Türkçe’ye Kapan olarak çevrilen Stone Bruises(2014) ile hiç çevrilmeyen
Fine Lines (1994)
Animals (1995)
Owning Jacob (1998) kitapları mevcut.
İngiliz yazar,McFadyen gibi kendi ülkesinden ziyade İskandinav ülkelerinde ve Almanya’da daha çok tanınıyor ve satıyor.Ya İngilizler polisiyeden Almanlar kadar hoşlanmıyor yada yabancı yazarları okumak bizde olduğu gibi daha cazip geliyor.Almanya’daki söyleşilerine yüzlerce bilet satılıyor.Hatta Köln’de 900 ,Hamburg’da 800 biletin anında satılmasını hiç kimse açıklayamıyor.Bence sebebi,doğru yayınevi,doğru çevirmen ve iyi bir editörle yapılan pazarlama stratejisiyle bağlanamayacak kadar sosyolojik. 

26 Haziran 2015 Cuma

GÖLGE ADAM - CODY MCFADYEN



Grubumuzda Cody McFadyen hayranı çok olunca 15'i okumalarında seçilen kitaplardan biri de Gölge Adam oldu.Mc Fadyen’in yarattığı kahraman Smoky Barrett adında bir FBI ajanı.Kocası ve kızı bir seri katil tarafından öldürülmüş,kendisi işkence görmüş ve yüzünden yaralanmış. Aynaya her baktığında bu yara izi yüzünden olanları tekrar tekrar yaşıyor.Biz Ajan Barrett ile işte bu psikolojik travmaları yaşarken tanışıyoruz. Sanki öncesinde bir kitap daha varmış gibi geçmişteki olayı kurguya bağlıyor.Şimdiki zamanda ise ortaya çıkan başka bir katil onu yeni bir oyunun içine sürüklüyor. 
Bazı arkadaşlar Barrett’in kendini tekrarlayan iç sesinin okuyucuya çok fazla verilmesini eleştirdi ama ben zaten yeniden ayağa kalkmak için uğraşan ,her an çizginin öbür tarafına geçebilecek birinin psikolojisini yansıtması açısından bu monologları sevdim. Hem de onu bu detaylarla daha iyi tanımış oldum.İntiharın eşiğindeki dedektifin inanılmaz macerasıyla kitap boyunca adeta koştum,sürüklendim.
Yazarının erkek,kahramanının kadın olduğu polisiye kurgular gerçekten az,olanlar da her zaman ana karakteri iyi yansıtamıyor.Cody McFadyen bana göre Smoky’i yaratırken o ve okuyucu arasındaki bağı kurmada çok başarılı olmuş. Tüm dünyada Barrett fanlarının bir araya gelip forumlar kurması yeni kitabın neden çıkmadığını soran mailler atmaları boşuna değil.
McFadyen’le ilgili araştırma yaparken hakkında yazılanların çoğunun Almanca olduğunu gördüm. Kendisi Amerikalı olmasına rağmen kitaplarının önce Almanca basılıp İngilizce’ye çok sonra çevrilmesi Amerika’daki hayranlarının ısrarıyla olmuş. Son yıllarda kendisinin ortalarda olmadığını,resmi web sitesini kapattığını yazmışlar. Dediğim gibi Gölge Adam yazarın ilk kitabı. Türkçe’ye sadece ilk iki kitabı çevrilmiş. Benim kapağından dolayı alıp okuyamadığım Ölümün Yüzü tam bir pazarlama faciası olmuş. Belki sonra kaplayıp okurum ;yayınevi etkileyici olacağım diye ancak bu kadar iten bir kapak yapabilirdi.Yabancı basımlar kitabı okutma konusunda daha davetkar.
Smoky Barrett serisi aslında 5 kitap ya da 4 demek lazım herhalde;
Shadow Man ( Gölge Adam)
The Face of Death (Ölümün Yüzü)
The Darker Side
Abandoned
The Stille vor dem Tod ( Silence of Death) – Bu kitap henüz basılamadı.Yayın tarihi sürekli ertelenince yayınevi, gelen maillere istinaden basımın McFadyen’in sağlık sorunları nedeniyle süresiz olarak ertelendiğini duyurmuş.

Lady Groesdonk,
due to illness from Cody Mcfadyen could not continue working on the manuscript of the new novel.There is currently not possible to predict when it may be resumed, the publisher has decided to take out the previously announced work "The silence of death" from the schedule. The title will not be released until further notice. We regret the long uncertainty that was associated with the planned publication of the book and thank numerous readers for their patience. The author and publisher had hoped that the implementation of the project within a reasonable timeframe would be possible.Unfortunately, this hope has not been fulfilled.
Regards 

Bastei Lübbe - Online PR



2011’de basılmış son kitabı seri dışı ve Almanca.Orjinal adı “Der Menchmacher”. İngilizce’ye Innocent Bone diye çevrilmiş fakat kitap Amazon ve Barnes&Noble dahil hiçbir yerde bulunmuyor. Okuyamadıkları için yazarı mail yağmuruna tutan hayranlarına cevap bile vermemesi ise ona neler olduğu konusundaki merakları  güçlendiriyor. Belki ona dair bir bilgi bulurum diye yabancı kaynaklarda sayfalar dolusu forum okudum fakat çoğu spekülasyondu.Yayınevinin bu kadar sevilen bir yazarın meraklı okuyucularını tatmin edecek bir açıklamada bulunmaması ise ayrı bir hayal kırıklığı konusu. 

27 Şubat 2015 Cuma

SON HÜKÜM - MICHAEL CONNELLY

Polisiye grubuyla her ayın 15'inde bir kitap seçip okuma kararı aldık. Son Hüküm çoğumuzca uzun zamandır beklenen aslında bir ara kitaptı. Ben de sırayı bozmuş oldum ama Harry Bosch’tan çok Mickey Haller ağırlığında  ilerlediğinden çok da fark etmedi.Hatta bir ara sahneye McEvoy bile girdi Ama o da Bosch gibi geri planda kaldı. Bu Haller serisinin ikinci kitabı.Benim henüz okumadığım Güneşin Karanlığında ‘da geçen sebeplerle ara verdiği  avukatlığa bu kitapta geri dönüyor.

Haller döndükten sonra ,öldürülen meslektaşı Vincent’ın dava dosyalarını üstlenmek zorunda kalır.Müvekillerinden biri de ünlü bir film yapımcısı Walter Elliot’tır. Elliot karısını ve sevgilisini öldürmekle suçlanmaktadır ; tüm gözler bu davanın üzerindedir.Dava süresince Haller’in duruşma salonunda jüriye karşı zekasını konuşturması inanılmaz keyifliydi.Dediğim gibi keşke Bosch biraz daha ön planda görünseydi tadından yenmezdiJ


Mart 15’de Cody McFadyen’in Gölge Adam’ını okuyacağız. Katılmak isteyenleri bekleriz J


26 Şubat 2015 Perşembe

DÜNYANIN İLK GÜNÜ - BEYAZIT AKMAN

Okunup yorumlanmamış kitaplarıma Beyazıt Akman’ın Dünyanın İlk Günü’yle devam ediyorum.
Şubat Ayında tarihi roman kategorisinde okuduğumuz Dünyanın İlk Günü,Sultan Mehmet ekseninde İstanbul’un fetih sürecini , yeniçerilerin hikayelerini aktarıyor. Ulubatlı Hasan tabii ki var ama bu sefer kahramanımız Alexander. Yıllar önce kaçmak zorunda kaldığı Konstantiniyye’ye bir devşirme yeniçeri olarak dönen İskender.
Yazarın tarihi konu alarak kurduğu mekansal çizim gayet başarılı. Surları harita üzerinde takip eder gibi seyrediyoruz.Çok bilinen,çok işlenen bir konu olmasına rağmen gene de merak uyandırıp devamlılık sağlaması yazarın anlatım gücünü de gösteriyor.Sadece savaş ve Sultan Mehmet’le ilerleseydi daha sıkıcı olabilecek kitap özellikle seyyah Alberti Balbi’nin tuttuğu defterlerle renkleniyor.Minyatür-resim perspektif tartışmaları,el yazmaları,kıyafetler,günlük yaşam gibi pek çok konuya değinen Balbi ile biz de zamanın ötesine onların yaşamına geçiyoruz.Diğer yandan Yeniçeri olması için  ocağa getirilen acemilerin eğitimleri anlatılmış.Böylece ocağın hiyerarşisini,düzenini biz de acemilerle birlikte ayrıntısıyla öğreniyoruz.
Ancak kurgusal olarak ben kitaba şu kahpe Bizans etiketlemesinden çok sıkıldığım için pozitif bakamadım. “Karşımızdaki kötü,biz çok iyiyiz,çok namusluyuz,çok kahramanız (!) İstanbul’u  adalet getirmek için alıyoruz. İmparator ve onun etrafındaki asiller halka zulüm ediyorlar.” – Elbette herkes kendi tarihsel kahramanlarının mükemmel olmasını ister ama biz Kara Murat Bizans'a karşı klişesini aşamıyoruz.-
Fetih kesinlikle tarihsel bir başarıdır,tarihin akışını değiştirmiş yeniden yazmıştır.Strateji gereği alınması gereken herkesin gözü olan bir mücevher alınmış ve çok büyük mücadeleler verilmiştir. Kullanılan savaş teknikleri zamanın çok ilerisindedir ve Sultan Mehmet’in nasıl bir vizyona sahip olduğunu gösterir. Ama bu karşı tarafın zalim ve korkak, kadınlarının hafifmeşrep, erkeklerinin kadın düşkünü olduğu resimler bende tam tersi bir beğeni etkisi yapıyor.Sevemiyorum L

25 Şubat 2015 Çarşamba

SON ÇIKIŞ - OSMAN AYSU

Bir önceki ay Kitap Ağacı İstanbul,Osman Aysu’yu konuk etti. Ben çalıştığım için katılamadım ancak bir kitabını seçip okumazsam olmazdı.Osman Aysu matbaa gibi bir yazar;100'ün üzerinde kitabı var.Enis Batur’la yarışıyorlar J
Daha önce herhangi bir kitabını okumadığımdan acemiliğimle Son Çıkış’ı aldım.Şimdi bu kitabı Türk Polisiyesi içinde değerlendirirsem ilk bunu okuyan kişi "yabancı polisiye yerli polisiyeden daha iyidir" klişesinde tartışmalarının tam ortasına düşer.Kötü bir örnek çünkü.Kuşkusuz iyi örnekler de var ama birkaçı dışında henüz beni tatmin edene rastlamadım diyelim.
Osman Aysu kitapları içinde değerlendirirsem Son Çıkış'tan daha iyi kitapları olduğunu biliyorum.Özellikle Çöl Akrebi ve Yedinci Uzman'ı önerenler çoğunlukta.
Yazımsal olarak ise beni bayılttı diyebilirim.Yeliz'in kızıl saçlara sahip  çok güzel bir kız olduğunu neredeyse her sayfada başıma vura vura öğretti.Mustafa kesinlikle kaba ve eğitimsizdi.Esas oğlan evet biliyorum harika bir insan ve Yeliz'e çok aşıktı.Tamam öğrenmişim değil mi J Kaçıp kovalama,macera,korku hayır bunları da veremedi;sonu vasattı.Üstelik genellikle eleştirilen bir ismin ilerleyen sayfalarda başka bir isme dönüşmesi burada da vardı.Bu aslında editöryel bir hata ama kitaplarının çoğunda olduğunu duydum.
Bu kadar negatiflikten sonra  ki başka kitaplarını okuyup beğenenler var haksızlık etmeyelim;erken gelip teknik arızadan dolayı 1 saat geç başlayan sunum için beklerken en ufak bir kapris yapmayan,neşeli sohbeti ve enerjisiyle Osman Aysu toplantının sonunda herkesin kalbinde taht kurmuş.Ben Çöl Akrebi kitabını da okumayı düşünüyorum. Bu kadar hoş bir insanın kafamda daha iyi bir kitapla kalmasını istiyorum açıkçası.
Toplantının fotoğraf ve videosuna bakmak isteyen olursa bu linklerden ulaşabilirler.


24 Şubat 2015 Salı

ÖLÜMÜN KARANLIK YÜZÜ - HENNİNG MANKELL

Ben de Wallender ile tanıştım sonunda.Uzun aramalarım sonunda bulabildiğim Ölümün Karanlık Yüzü serinin de ilk kitabı.97 yılında çıkan kitabın baskısı bizde 2000 yılında yapılmış.Mankell’in eski kitaplarını bulmak çok zor.Sabırla sahaflara düşmesini bekliyorum.Neyse,ben ilk kitabı Eskişehir’de buldum.İtalik Sahaf sağ olsun çok ilgilendi ve hemen kargoladı.Kapak kondisyonu kötüydü ama ben bulduğuma öyle sevindim ki pek üstünde durmadım bile.
İkinci kitabım Riga’nın Köpekleri’ni Nadir Kitap'tan kaptım. Üçüncü kitap Beyaz Aslan’ı ise bir arkadaşım buldu.Gerisi Allah kerim deyip aramaya devam ediyorumJ
Wallender serisi çok sağlam takipçisi olan bir külliyat ve pek tabii seveni de çok. Ben sevdim mi;evet ama söylendiği kadar da çarpmadı beni.Sanırım Glenn Meade den hemen sonra okuduğum için böyle hissettim.Konu daha yavaş ilerledi.Onun temposunda ve duygusallığında değildi.İskandinav soğukluğunda diyelim ama kesinlikle kötü anlamda değil.

Kurt Wallender Ystad yakınlarında bir çiftikte öldürülen yaşlı bir çiftin cinayetini soruşturuyor. Elinde hiçbir şey yokken nasıl zeki bir şekilde küçücük ipuçlarını takip ettiğini,olayı ördüğünü görüyoruz.Wallender de Bosch gibi mükemmel olmayan bir karakter.İnsani defoları ve arızaları var dolayısıyla okuyucuyla arasındaki bağ çok çabuk kuruluyor.

23 Şubat 2015 Pazartesi

SON TANIK - GLENN MEADE

Okuğum ilk Glenn Meade kitabı,yazarın da son kitabı oldu. Külliyata sondan bir başlangıç yapmış oldum. Kitap boyunca tüm duyguları bir arada yaşadım. Gözlerim dolu dolu okudum.Öfkelendim, boğazım düğümlendi ama bırakamadım, merak ettim, heyecanlandım, şaşırdım sonra baktım kitap bitmiş.
Yogoslavya’nın dağılmasının ardından Balkanlar’da yaşanan iç savaşın tüm dünyanın gözleri önünde korkunç bir soykırıma vardırıldığı kamplar;esir edilen insanların kaderlerine terk edildiği bir dehşet bölgesinden hikaye Son Tanık. New York’ta tüm olanlardan uzak kocasıyla mutlu bir yaşam süren Carla Lane ‘den başlayan hikaye Saray Bosna-Sırbistan topraklarına kadar uzanıyor ve elimizden bırakamayacağımız bir kitap sunuyor bize.
Glenn Meade bu yıl Tüyap’a konuk oldu.Fırsatı kaçırmayıp imzalarımızı aldıkJ. Fotoğraf çektirirken çok sempatikti,hemen ayağa kalktı,kalabalık bir grup olmamıza rağmen hepimizle tek tek ilgilendi.Aynı gün imza aldığım bazı yerli yazarlarla karşılaştırınca mütevazilik konusunda yabancıların bizlerden kat kat önde olduğunu kabullenmek gerekiyor maalesef.