26 Temmuz 2019 Cuma

SULAR ÇEKİLDİĞİNDE - ARNALDUR INDRIDASON



The Guardian gazetesi tarafından 2011 yılında Avrupa’nın en iyi polisiye yazarları listesinde bir numarada gösterilen Arnaldur Indridason 1961 İzlanda doğumlu. Üniversitede tarih okuyan Indridason, gazetecilik ve film eleştirmenliği yapmış. Polisiye Yazarlar Birliği “Altın Hançer” Ödülü’nün de sahibi olan yazarın kitapları 21 dile çevrilerek 26 ülkede yayımlanmış, 8 milyonun üzerinde satmış.

Sular Çekildiğinde, Erlendur serisinin altıncı kitabı. Ben daha önce Indridason’ın herhangi bir kitabını okumamıştım. Hikaye günümüze yakın geçiyor ancak suçun işlendiği zaman Soğuk Savaş dönemi,bundan dolayı politik unsurları ağır basan, çok hareketli olmayan bir dram daha çok. 
İki kutbun birbiriyle çekişmesi, öğrenci birlikleri,protestolar,Sovyet etkisindeki Doğu Berlin, Macaristan ayaklanması gibi derin-soğuk savaş politikasını bolca hissettiğimiz bir kurgusu var.

Olaylar yazarın da doğum yeri olan Reykjavik’te geçiyor. Cinayet Masası'ndan dedektif Erlendur ve yardımcıları Elínborg ile Sigurdur Óli cinayetleri çözmeye çalışıyorlar.Bu Nordic isimler için ne söylesem az :) 

Dedektif Erlendur, biri kız, diğeri erkek iki çocuk babası, boşanmış, yalnız yaşayan, kayıp insanların öykülerine meraklı bir adam.Klişe looser...Kendi kardeşi de kayıp.Çocuklarıyla ilişkisi kötü.Kızı Eva Lind uyuşturucu bağımlısı,oğlu Sindi kendi dünyasında.


İzlanda, çok sayıda kitap basılan ve okunan bir ülke ama Indridason'dan önce kayda değer bir polisiye gelenekleri olmamış. Sevin Okyay’dan okuduğuma göre Reykjavik Şehri Kütüphanesi'nden ödünç alınan her 10 kitabın 7'si, bir Indridason polisiyesiymiş.


Toplam seri 13 kitabı bulmuş olmasına rağmen,

Sırlar Şehri (3.kitap)
Sesler (5.kitap)
Kutup Soğuğu (7.kitap) dışında bizde çevrilen başka kitabı yok henüz.

Okuyan arkadaşlarım Sesler’in çok iyi olduğunu söylediler.Ben de ilk fırsatta okuyacağım.


Bu arada hikayede ucundan değinilen 1956 Macar Direnişinin ayrıntılarını aşağıdaki linkten okuyabilirsiniz. Başbakan Imre Nagy'nin de aralarında olduğu 300'den fazla idam,22 bin hapis ve 200 binden fazla kişinin ülkeyi terk etmek zorunda kaldığı inanılmaz bir olay. 



25 Temmuz 2019 Perşembe

GÖR BENİ - AZRA KOHEN



Azra Kohen’in gene çok ilham alıcı, altı çizilesi cümleleriyle dolu kitabı. Özetle bir aşk ve tarih kitabı ancak alt metinleri her zamanki gibi bilgi yüklü. İnsanlık tarihinin sadece savaşlar tarihi olmadığını, insanı anlamak için “insanlığın nereden geldiğini çocuklarına öğretmek zorundasın” felsefesini savunuyor.
Kitaptaki öğretmen karakter oğlunu Çanakkale Savaşı’nda kaybetmiş.Kitap boyunca bilinen resmi tarihi değil de, dinler tarihinden başlayarak gerçekleri öğretmeye çalışıyor.

Sevgili Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ’ı çok sever ve okurum. Kitaplarına burada da daha önce değinmiştim.Kitapta "Cumhuriyet Kadınını" simgeleyen kahramanlardan birinin ismi İlmiye diğerininki Ülkü.
Sümer Tarihi bu topraklarda yaşayan herkesin bilmesi gereken bir bilgi. Kendi topraklarının tarihini bilmeyen milletler geleceklerini de oluşturamıyor maalesef. Dışarıdan yazılmış,manipülatif, özgüveni yerle bir eden tarihler öğretildiğinde yada kazanılan başarılar değersizleştirildiğinde sizi bölüp özkaynaklarınızı da rahatça sömürüp kullanıyorlar.

Hikayenin geçtiği 1930’lar Türkiyesi’nde Anadolu'da savaşı yaşamış olanların cumhuriyet ve kuruluş değerlerine sahip çıkmasıyla; İstanbul’da sadece boğazda İngiliz gemilerini görmüş saraya yakınların algısının farkını çok iyi anlıyoruz. Toprakları ve özgürlüğü istila edilmiş  bir halk elbet özgürlüğü için savaşır,  o bilince ulaşır. Başardıktan sonra da sımsıkı sahip çıkar. Herkesin bu bilinçte olmasına bugün ne kadar ihtiyacımız var ortada.
Gör Beni çok güzel noktalara değiniyor bunların birçoğu bizi bugün bölen düşüncelerin tohumlarının atıldığı dış politikalar.

Her kitabında "merak et, araştır, öğren ,sen bundan sorumlusun, bu dünyaya bir geliş amacın var” felsefesi Gör Beni’de de var. Bize verileni değil gerçek bilgiye ulaşmaya çalışmak hepimizin görevi. 
Kitapta okuduğum çoğu alternatif tarihi başka kaynaklardan daha önce okumuştum ancak geniş Sümer Tarihi’nin okul kitaplarından özellikle 1946’lardan sonra çıkarıldığını ve Rockefeller Vakfı’nın bastığı kitaplarının okutulmaya başlandığını ilk defa duydum. 

24 Temmuz 2019 Çarşamba

POSTACI KAPIYI İKİ KERE ÇALAR - JAMES M. CAIN


James M. Cain’in çok bilinen romanı 1934’de basıldığında büyük ses getirir. Yazarın kitaba bu ismi neden verdiğini merak ederdim;metin basılmadan önce defalarca reddedilmiş Postacısı bu red mektuplarını getirdiği her seferinde kapıyı iki kere çalarmış.O yüzden Cain kitap basıldığında bu ismi uygun görmüş.

James M. Cain Amerikan modern suç edebiyatının çığır açıcı yazarlarından biri olmasına rağmen başyapıtı Postacı Kapıyı İki Kere Çalar’ın  sinema uyarlamaları yüzünden kitabın gölgesinde kalmış. 
İrlanda asıllı yazar önce opera sanatçısı annesi gibi şarkıcı olmak istemiş. Sesinin yeterli olmadığı anlaşılınca gazeteciliğe başlamış.1934’te yazdığı söz konusu romanın başarısının verdiği güvenle gene kült sayılacak Çifte Tazminat ve Mildred Pierce’ı yazmış.

Hikaye savaş sonrası Amerika’nın büyük buhran yıllarında geçiyor.Büyük ölçüde alt üst olan değer yargıları,evliliğe ve kadına getirdiği bakış açısıyla yeni bir dönemin sinyallerini veriyor. 

Roman, 1939, 1943, 1946 ve 1981'de olmak üzere tam 4 kez sinemaya uyarlanmış. Kara film dediğimiz türü etkileyen başlıca edebi eserlerden sayılan bu romanın ilk ikisi Avrupa yapımı. Amerikan yapımı olan Bob Rafelson'un 1981 tarihli filmi 1946 yapımından daha cüretkar. Jack Nicholson ve Jessica Lange baş rolleri paylaşıyor.




Kitapta hissedilen ancak beyaz perdede daha çok ses getiren femme fatal sarışın öncesinde Lara Turner tarafından oynanmış.Kendisi Marilyn Monroe öncesinin en güzel sarışını olarak nitelendiriliyor.Bizde de benzer senaryo 1985’te Banu Alkan’la çekilmiş.

12 Temmuz 2019 Cuma

DENİZ KENARINDA GEYİKLER - RALF ROTHMANN



Okuması kolay,anlaması yorucu bir öykü kitabı özetle. 

Edebiyat var mı var, 
"Korkunun sonu aynanın ardında; camdan bir kapı, uzun bir koridor” ; 
“Ve kadını üzüntüsünden uyurken buldu.” 
gibi kendi içinde üstelik pek lezzetli bu tarz cümleler şimdi ne anlattı bu öyküde karışıklığı içinde kayboluyor. Daha çok kurgusuz hikayeler anlatmış Rothmann.

Kısacık bir kitap ancak elime alıp bir kere de bitirebileceğim bir yazım dili yok. Öte taraftan hikayelerin geçtiği Avrupa kırsalını zaten çok severim,burada da en çok hoşuma giden coğrafi atmosfer oldu.Daha kışa yakışacak bir kitapmış aslında.

Ralf Rothmann 1953 yılında Schleswig'de doğmuş. Gençliği romanlarının bir kısmına mekân olarak aldığı Ruhr bölgesinde geçmiş. Öğrenimini yarım bırakarak inşaatlarda ve çeşitli işlerde çalışmış. İlk öykü kitabı Messers Schneide’yi 1986’da yayımlamış. Heinrich Böll, Max Frisch gibi pek çok edebiyat ödülü var.

Yorumlayanlar özellikle romanlarının otobiyografik öğeler taşıdığını söylüyor ki bunu öykülerinde de görmek mümkün. Olayın kahramanları genelde yazarın daha önce yaptığı meslekleri yapıyor.
Öykülerin isimleri son derece ilgi çekici,genelde çok hoşuma gitti. Ancak kurguyla en az bağlantılı kısımların başlık olarak seçilmesi ile okuyucuyunun ilgisini mi çekmeye çalışmış,  anlayamadım.

3 Temmuz 2019 Çarşamba

ÇAKAL - FREDERICK FORSYTH



Çakal’a başladığımda ilk 50 sayfa ne okuduğumu çok anlayamadım açıkçası. Konusu hakkında bir fikrim vardı ancak yazar konuya ortadan daldığı için hikayenin içine giremedim bir süre.Yazar okuyucunun yakın dönem Fransa tarihini bildiğini varsayarak başlamış hikayeye. Bir süre sabredince Hollywood vari bir aksiyon kurgusu sarıyor zaten .

Fransa, Osmanlı yönetimindeki Cezayir'i, 1830 yılında işgal etti ve kalıcılığını pekiştirmek için bir milyona yakın yerleşimci gönderdi. İki dünya savaşı ve diğer askeri operasyonlarında, daha fazla özerklik vaadiyle Fransa'nın deniz aşırı topraklarda silah altına aldığı Cezayirliler ülkelerine döndüklerinde, ikinci sınıf vatandaş olarak muamele görmeye devam ettiler.

Cezayirlilerin eşit şartlarda siyasi temsil çabaları da kanlı biçimde bastırıldı.1 Kasım 1954'te bağımsızlık mücadelesine başladılar Süreç zorlu ve kanlıydı.Bu arada savaş Fransa'da yönetimi yıprattı ve 1958 yılında Paris'te hükümet devrildi.Fransa'nın Dördüncü Cumhuriyeti sona erdi ,Beşinci Cumhuriyet'in başına General Charles De Gaulle geçti. 

Fransa ve UKC sekiz yıllık savaşın ardından Mart 1962'de Evian Barış Anlaşması'nı imzaladı.Temmuz 1962'de gerçekleştirilen referandumda Cezayir bağımsızlığına kavuştu.Bu sürecin yaklaşık 1,5 milyon insanın canına mal olduğu söyleniyor. Fransız ordusu destekli yerleşimci "kara ayak" örgütleri, Cezayir'deki sivillere karşı saldırılarını kesmedi
Bu süre zarfında dünya kamuoyunun gündeminde olan ama daha sonra unutulan bir örgüt vardı. Kısa adı OAS olan Organisation Armée Secrète -Gizli Ordu Örgütü-.
1961 yılında eylemlerine başlayan OAS'ın kurucuları üst düzey askeri yetkililerdi amaçları da Cezayir'in bağımsızlığını engellemekti OAS'çıları bitiren Charles de Gaulle düzenledikleri suikast oldu. Cezayir'in terk edilmesini ulusal çıkarlar açısından son derece sakıncalı bulan OAS'çıların hedefinde bizzat iktidara getirdikleri Charles de Gaulle vardı.
Charles De Gaulle’ün, en az 30 suikast girişiminden kurtulduğu iddia ediliyor. En çok ses getireni 1962’de Elysée Palace'dan Orly havaalanına seyahat ederken gerçekleşti.Başkanın arabasına 140 mermi isabet etti. Tecrübeli şöfürü ve süspansiyon sistemi sayesinde önden çekişli, patinaj yapabildiği Citroen’i sayesinde bagajdaki tavukları bile kurtuldu.Bu yüzden Citroen'ini çok severmiş.

De Gaulle uzun ve çalkantılı siyasi kariyeri boyunca çok sayıda düşman edinmişti ama suikast girişimlerinin hiçbiri başarılı olmadı.1970 yılında evinde televizyon izlerken kalp krizinden öldü

İşte bu özet bilgileri bilmeyen bir okuyucu kitabın ilk bölümlerini anlamayabilir.Çünkü  Frederick Forsyth Çakal'da 1960-65 arasındaki bu güç dengesinin getirdiği suikasti,hesaplaşmayı ayrıntılı bir şekilde romanlaştırıyor.
Bu arada Forsyth’un kendisi de eski bir istihbaratçı. İngiliz İstihbarat Teşkilatı MI6'de 20 yıl boyunca çalışmış.

The Day of the Jackal'ın film uyarlaması da ilginç olmuş. Yönetmen Fred Zinnemann suikastçi karakteri için ünlü biri yerine o dönem hiç tanınmayan Edward Fox'u tercih etmiş. Fox'un başarılı olması için onu gerçek bir kiralık katille tanıştırmış ve bilgi almasını sağlamış. 
Filmin sonundaki kutlama çekimleri gerçekten de Bastille Günü sırasında yapılmış ve kalabalık halk bizzat figüran olmuş. Çekimler sırasında bazı vatandaşlar Adrien Cayla Legrand'ı gerçek De Gaulle zannetmiş. Film 1973'de çekilmiş yani başkan öldükten üç yıl sonra :)


20 Haziran 2019 Perşembe

ÖLÜM ÇIĞLIĞI - AGATHA CHRISTIE



"Büyükannem ne derdi biliyor musunuz? 'Gençler yaşlıların aptal olduğunu düşünürler, yaşlılar ise gençlerin aptal olduğunu bilirler' "

Ölüm Çığlığı 1930’da yayımlanan Jane Marple karakterinin ortaya çıktığı ilk kitap. Hepimizin bildiği gibi Agatha Christie’nin en az Hercule Poirot kadar ünlü diğer dedektifi Jane Marple. 

Christie’nin bilindik polisiye kurallarını alt üst eden kült kitabı Roger Ackyord Cinayeti'nde Doktor Sheppard'ın meraklı kızkardeşi Caroline çok sevilince yaratacağı kadın dedektif karakterine ilham olur. Zira bu tip anneannesine ve onun Ealing’deki arkadaşlarına çok benziyordur.

İngiliz drama yönetmeni Michael Morton, Roger Ackroyd’un Cinayeti’ni sahnelediği zaman karakteri genç bir kıza verince Christie çok bozulur  Kararını verir ve Miss Marple’ı yaratır. Marple ilk defa 1926’da The Sketch dergisinde yer alan The Tuesday Night Club adlı öyküde görünür.

Yazar burada yaşlı Marple’ı Viktoryen tarz giyinen siyah elbise, siyah dantel eldivenler ve beyaz saçlarını örten siyah dantel şapkası ile betimler. Marple kurgusal St Mary Mead’de yaşamaktadır. Bu köy sözde Downshire bölgesindeyken “The Body in the Library / Cesetler Merdiveni”nde Radfordshire'dadır. St. Mary Mead, Agatha Christie’nin Miss Marple’dan önce de kullandığı bir mekan. Hercule Poirot macerası Mavi Trenin Esrarı”nda Katherine Grey, burada yaşar

İlk hikayelerde Marple sevimsiz bir dedikoducuyken, sonraki kitaplarda daha modern ve hoşgörülü biri olur. St. Mary Mead de, onun sayesinde kurmaca bir yer olmaktan çıkıp daha gerçekçi bir yer haline gelir..
Yaşlı kızı diğer profesyonel dedektiflerden ayıran şey ise olaylara dahil olma şeklidir.Kimse ona görev vermez yada cinayeti aydınlatmasını beklemez. Kendisi olaylara kayıtsız kalamaz.Çünkü çok meraklıdır. Her yerde gözü kulağı olduğu için bir olay olduğunda ona akıl danışılır.

19 Haziran 2019 Çarşamba

GÖZ KOLEKSİYONCUSU - SEBASTIAN FITZEK


Fitzek’in daha önce Yolcu 23’ünü okumuş ve beğenmiştim. Göz Koleksiyoncusu yazarın son kitabı. Hikaye alışılmışın dışında sondan başa doğru kurgulamış ve dizgisi de öyle yapılmış. İlk sayfayı açtığınızda örneğin sayfa 387, bölüm 12  yazıyor  sonra geriye doğru gidiyor.
Hikaye ilerledikçe ilginçleşiyor ve sonunda neden başa döndüğünü anlıyoruz dolayısıyla hikaye yarım kalıyor.  Devam kitabı bakalım ne zaman gelecek.

Fitzek bu hikayede görme engelli bir karaktere yer vermiş. Kitabı yazarken de onlarla ilgili çok araştırma yapmış. Yanlış bilinen bir sürü efsaneyi  karakteri üzerinden okuyucuya aktarırken bu alandaki farkındalığı da artırıyor .

Ana karakter Zorbach eski bir polis.Yaşadığı kötü bir deneyimden sonra işini bırakmış, gazeteciliğe başlamış. Kaçırılan çocuklarla ilgili haber peşindeyken kendini olayların içinde buluyor.

Kurgu genel olarak sürükleyici ve kendini çok rahat okutuyor,gerilim düzeyi tatmin edici.  Hikayenin neden başa doğru gittiğini ancak sonunda anlayabildım, bu benim için keyifli oldu. Öte taraftan katil tam tahmin ettiğim gibi çıktı ki bu kısmı zayıftı.Daha sürpriz bir isim kurguyu katlardı.


31 Mayıs 2019 Cuma

BİR GARİP AŞK ÖYKÜSÜ - CARL JOHANN VALLGREN



Carl Johann Vallgren’in 2002 yılında yayımlanan Bir Garip Aşk Öyküsü Türkçe’de çevrilmiş ilk kitabı.Fiziksel kusurlarıyla doğmuş Hercule  Barfus ile Henriette Vogel’in aşkını anlatan bir kurgusu var. Bir çeşit Güzel-Çirkin hikayesi ancak büyülü gerçekçilik (buna itiraz edenler olabilir) unsurları mevcut.Yerini elbet tutmaz ama bana Marquez'i özlediğimi hissettirdi. Suskind'in Koku'suna benzetenler de olmuş.

Hercule insan düşüncelerine sızabiliyor. Kilise’nin Hercule’e şeytanın oğlu  yapıştırması yapacak çirkinliğini Vallgren çok başarılı biçimde tasvirlemiş.  Dönem 19.yy başları. O dönemin aydınlanmacı ruhuyla çatışan eski geleneklerin acımasızlıklarını ,sadece dini otoritelerin değil,halkın da ötekileştirdiği tımarhanelere kapatılan bu insanların durumunu dokunaklı bir şekilde hikaye etmiş.

Öte taraftan Hercule’ün aşka inancı,kıskançlıkları,acıları o kadar insani ki ;onun üstün mücadelesini saygıyla karşılamamak mümkün değil.Zamanın Prusya toprağı Königsberg ‘de başlayan hikayesi Avrupa boyunca İtalya,Britanya ve en sonunda Amerika’ya uzanıyor.

Yazarın anlatımı,dili sade ve çok akıcı.Başarılı bir çeviriyle son derece keyifli,okunası bir kitap Bir Garip Aşk Öyküsü. Kapaktaki resim Goya'nın bir tablosuna ait.Yazarın dilimize  çevrilmiş Deniz Adamı isimli bir kitabı daha var.

1964 İsveç doğumlu Vallgreen aynı zamanda bir müzisyen.Söz ve müziklerini kendisinin yaptığı albümleri var. İncelemek isteyenler için linkini ayrıca buraya ekliyorum.


30 Mayıs 2019 Perşembe

ÖLÜLER DİYARI - Jean-Christophe Grangé


Uzun zamandır Grange okumuyordum. Bana fazla gelen bir şiddet kurgusu var genelde kitaplarında. Kulüp okumalarında seçildiği için bir şans daha versem de daha önceki intibam değişmedi. Hatta bu onları katladı.Elbet seveni ,hayranı çok; kendisi polisiye gerilimin Jean Reno'su yada Vincent Cassel’i ne de olsa.

Öncelikle kitabın kapak tasarımını hiç sevmedim. O kapakla bir uçak dolusu iş insanıyla yolculuk yapmak istemediğim için ayrı bir çözüm bulmam gerekti. Tüm Dünya ile aynı anda piyasaya çıktığı için yayınevi yaklaşık aynı kapağı kullanmış. Onlarınkinde kadın bedeni daha aşağıdan, bizimkinde bi tık yukarıdan. Müstehzi bir ne okuyorsun bakışı gelir bizim toplumumuzda.

Kurgu için ne söylesem az,okumanız gerek yada okumamanız J Fazlasıyla hard core diyeyim kısaca. Sadomazoşist karakterleri anlatacağım diye fazla sapkın bir kurgu yaratmış,detaylandırmış.Bir süre sonra tekrar tekrar anlatılan bu sapkın hikayeler sıkmaya başlıyor.

Genelde dedektiflere duyduğum sempatiyi burada Corso’ya duyamadım sanırım onu da ete kemiğe bürünsün, zaaflarını göstersin diye aynı eğilimlerin içine soktuğu için.

Kurguyu bir tarafa bırakırsak Grange anlatım ve dil itibariyle rahat okunan bir yazar.Ölüler Diyarı’nda da durum değişmemiş. Konu ilginizi çekerse 1-2 günde okuyup bitirirsiniz.

Yazarımız Doğan Kitap'ın 20.yıl etkinlikleri dolasıyla Nisan başında İstanbul’daydı.Sevgili Duygu bana sürpriz yapıp imzalı kitabını almış.Ne kadar eleştirsem de Grange’dan –O da bizim camiamızın celebrity’si J -  adıma imzalı bir kitabım olduğu için çok mutlu oldum pek tabii.

29 Mayıs 2019 Çarşamba

SARI ODANIN ESRARI - GASTON LEROUX


Gaston Leroux'yu çoğumuz klasikler arasında yerini almış, beyaz perdeye ve müzikallere defalarca uyarlanmış ölümsüz eseri Operadaki Hayalet ile tanıyoruz. Daha önce yazdığı Sarı Odanın Esrarı 1908 yılında önce L'Illustration gazetesinde tefrika olarak yayınlanmış ardından 1908 yılında basılmış "Kapalı Oda Gizemi" kavramıyla tanışmamızı sağlayan ilk kitap olma özelliğinde.

Aynı ay içinde hem Grange’ın son kitabı Ölüler Diyarı hem de Sarı Odanın Esrarı’nı okuyunca 111 yıl arayla yazılmış iki Fransız polisiyesi konuların nereden nereye geldiğini dramatik bir şekilde gösteriyor.Günümüz polisiyelerin şiddeti bol   ekolünden sonra altın çağ ekolü çok naif kalıyor tabii.

Olayları çözme biçimleri bize inandırıcılıktan uzak gelse de dönemin sosyo-yaşam biçimini çok iyi tasvir ediyor. Hizmetçiler,uşak,köşk,dedektif/olay çözücü,suçlunun muhtemelen o evden yada karakterlerden biri çıkacak olması,konuşarak akıl yürütme gibi unsurlar çok belirleyici.

Burada Edgar Allan Poe ve Sir Arthur Conan Doyle tarafından takdirle karşılanan romanın ana özelliği suçun kapalı odada işlenmesi ve suçlunun içeriye nasıl girdiğinin bulunmaya çalışılması. Sonuca gitmek hiç kolay değil. Okullarda eskiden mantık dersi alırdık,önermeleri öğretirlerdi sonuca gitmek için. Tek tek elenen bir sürü önerme sürüyor yazar okuyucuya.Bul bulabirsen:)

Hukuk okumasına rağmen kendisi de gazeteci olan Leroux’nun ana kahramanı araştırmacı gazeteci Rouletabille yazarın devam özelliği taşıyan yedi romanında da karşımıza çıkıyor.
Okuduğuma göre gazete yazarlığı yaptığı sırada tanıştığı bir sanığın masum olduğuna inanan Leroux, sanığın suçsuz yere hapse atılmasını içine sindiremediği için amatör olarak dedektiflik yapmaya başlamış. Araştırmaları sonucunda sanığın masumiyetini ispat etmeyi başarınca da Paris’teki ünü bir anda büyük bir yükselişe geçmiş.

29 Nisan 2019 Pazartesi

TRENDEKİ YABANCILAR - PATRICIA HIGHSMITH




Patricia Highsmith için ne söylesek az. Kült kitaplar yazmış hayatının büyük bir kısmını Avrupa’da geçirmiş,Teksas’da başlayan hikayesi İsviçre’de son bulmuş ,yaşamı, tercihleri sıra dışı bir kadın. 
1950 yılında, 29 yaşındayken yayınlanan ilk romanı "Trendeki Yabancılar ile büyük başarı yakalar.Kitap Alfred Hitchcock tarafından filme uyarlanır. Yirmi iki romanının beşinde ortaya çıkan Tom Ripley  defalarca filme çekilir.
Patricia kitaplarında alışık olduğumuz polisiye kurguya sahip değildir.Okuyucuyu katil kim kovalamacasının içine sokmaz.Onun hikayelerinde suçlu zaten bellidir.Karakteri genellikle bundan pişmanlık duymaz,örtbas etmenin, yakalanmamanın yollarını arar.İnsan ruhunun derinliklerindeki kötülüğü deşer. Kurgunun atmosferi kasvetlidir.

Trendeki Yabancılar’da da suç kurgusu baştan örülmüştür.Buna rağmen hikaye psikolojik analizler yaptıracak gerilimi yaratır.
Ana karakterlerden Bruno, nasıl derler tam bir piskopat.Babasından nefret eden, sevgi ve kabul görmeyi dışarıda arayan bir karakter.Guy onun tam tersi görünse de Highsmith'in yarattığı hiç bir karakter tam anlamıyla beyaz değildir.Gerçi Bruno'nun tacizleri okuyucuda Guy'dan yana olma eğilimi verir.Ben de okurken Bruno'dan nefret ettim. Kafanı çevirdiğin yerde onu görüyorsun,korkutucu da bir taraftan.
Bruno'nun mizojinizmi anneden kaynaklanıyor. Onu yüceltirken diğer kadınları kötülüyor. Bunda babasının annesine davranışı da rol oynuyor muhtemelen. Guy’ın karısı Anne konusunda bile gel git yaşıyor kafasında. Emin olamıyor karakteri için. Hafif gördüğü Miriam'ı bu yüzden çok rahat öldürüyor. Hakettiğini düşünüyor.
Öte taraftan Guy'ın Platon okuması kurgu açısından anlamlıydı. Aklıma varlığın aslında mağara duvarına yansıyan gölgeye benzetilmesi geldi. Sanki Bruno geldi Guy'ın o karanlık izdüşümü oldu yada karakterini yok edip ters bir akis yarattı .Trendeki Yabancılar'ı sadece  polisiye bir hikaye değil aynı zamanda psikolojik bir metin olarak değerlendirmek bu anlamda daha doğru olacaktır diye düşünüyorum.