20 Haziran 2019 Perşembe

ÖLÜM ÇIĞLIĞI - AGATHA CHRISTIE



"Büyükannem ne derdi biliyor musunuz? 'Gençler yaşlıların aptal olduğunu düşünürler, yaşlılar ise gençlerin aptal olduğunu bilirler' "

Ölüm Çığlığı 1930’da yayımlanan Jane Marple karakterinin ortaya çıktığı ilk kitap. Hepimizin bildiği gibi Agatha Christie’nin en az Hercule Poirot kadar ünlü diğer dedektifi Jane Marple. 

Christie’nin bilindik polisiye kurallarını alt üst eden kült kitabı Roger Ackyord Cinayeti'nde Doktor Sheppard'ın meraklı kızkardeşi Caroline çok sevilince yaratacağı kadın dedektif karakterine ilham olur. Zira bu tip anneannesine ve onun Ealing’deki arkadaşlarına çok benziyordur.

İngiliz drama yönetmeni Michael Morton, Roger Ackroyd’un Cinayeti’ni sahnelediği zaman karakteri genç bir kıza verince Christie çok bozulur  Kararını verir ve Miss Marple’ı yaratır. Marple ilk defa 1926’da The Sketch dergisinde yer alan The Tuesday Night Club adlı öyküde görünür.

Yazar burada yaşlı Marple’ı Viktoryen tarz giyinen siyah elbise, siyah dantel eldivenler ve beyaz saçlarını örten siyah dantel şapkası ile betimler. Marple kurgusal St Mary Mead’de yaşamaktadır. Bu köy sözde Downshire bölgesindeyken “The Body in the Library / Cesetler Merdiveni”nde Radfordshire'dadır. St. Mary Mead, Agatha Christie’nin Miss Marple’dan önce de kullandığı bir mekan. Hercule Poirot macerası Mavi Trenin Esrarı”nda Katherine Grey, burada yaşar

İlk hikayelerde Marple sevimsiz bir dedikoducuyken, sonraki kitaplarda daha modern ve hoşgörülü biri olur. St. Mary Mead de, onun sayesinde kurmaca bir yer olmaktan çıkıp daha gerçekçi bir yer haline gelir..
Yaşlı kızı diğer profesyonel dedektiflerden ayıran şey ise olaylara dahil olma şeklidir.Kimse ona görev vermez yada cinayeti aydınlatmasını beklemez. Kendisi olaylara kayıtsız kalamaz.Çünkü çok meraklıdır. Her yerde gözü kulağı olduğu için bir olay olduğunda ona akıl danışılır.

19 Haziran 2019 Çarşamba

GÖZ KOLEKSİYONCUSU - SEBASTIAN FITZEK


Fitzek’in daha önce Yolcu 23’ünü okumuş ve beğenmiştim. Göz Koleksiyoncusu yazarın son kitabı. Hikaye alışılmışın dışında sondan başa doğru kurgulamış ve dizgisi de öyle yapılmış. İlk sayfayı açtığınızda örneğin sayfa 387, bölüm 12  yazıyor  sonra geriye doğru gidiyor.
Hikaye ilerledikçe ilginçleşiyor ve sonunda neden başa döndüğünü anlıyoruz dolayısıyla hikaye yarım kalıyor.  Devam kitabı bakalım ne zaman gelecek.

Fitzek bu hikayede görme engelli bir karaktere yer vermiş. Kitabı yazarken de onlarla ilgili çok araştırma yapmış. Yanlış bilinen bir sürü efsaneyi  karakteri üzerinden okuyucuya aktarırken bu alandaki farkındalığı da artırıyor .

Ana karakter Zorbach eski bir polis.Yaşadığı kötü bir deneyimden sonra işini bırakmış, gazeteciliğe başlamış. Kaçırılan çocuklarla ilgili haber peşindeyken kendini olayların içinde buluyor.

Kurgu genel olarak sürükleyici ve kendini çok rahat okutuyor,gerilim düzeyi tatmin edici.  Hikayenin neden başa doğru gittiğini ancak sonunda anlayabildım, bu benim için keyifli oldu. Öte taraftan katil tam tahmin ettiğim gibi çıktı ki bu kısmı zayıftı.Daha sürpriz bir isim kurguyu katlardı.


31 Mayıs 2019 Cuma

BİR GARİP AŞK ÖYKÜSÜ - CARL JOHANN VALLGREN



Carl Johann Vallgren’in 2002 yılında yayımlanan Bir Garip Aşk Öyküsü Türkçe’de çevrilmiş ilk kitabı.Fiziksel kusurlarıyla doğmuş Hercule  Barfus ile Henriette Vogel’in aşkını anlatan bir kurgusu var. Bir çeşit Güzel-Çirkin hikayesi ancak büyülü gerçekçilik (buna itiraz edenler olabilir) unsurları mevcut.Yerini elbet tutmaz ama bana Marquez'i özlediğimi hissettirdi. Suskind'in Koku'suna benzetenler de olmuş.

Hercule insan düşüncelerine sızabiliyor. Kilise’nin Hercule’e şeytanın oğlu  yapıştırması yapacak çirkinliğini Vallgren çok başarılı biçimde tasvirlemiş.  Dönem 19.yy başları. O dönemin aydınlanmacı ruhuyla çatışan eski geleneklerin acımasızlıklarını ,sadece dini otoritelerin değil,halkın da ötekileştirdiği tımarhanelere kapatılan bu insanların durumunu dokunaklı bir şekilde hikaye etmiş.

Öte taraftan Hercule’ün aşka inancı,kıskançlıkları,acıları o kadar insani ki ;onun üstün mücadelesini saygıyla karşılamamak mümkün değil.Zamanın Prusya toprağı Königsberg ‘de başlayan hikayesi Avrupa boyunca İtalya,Britanya ve en sonunda Amerika’ya uzanıyor.

Yazarın anlatımı,dili sade ve çok akıcı.Başarılı bir çeviriyle son derece keyifli,okunası bir kitap Bir Garip Aşk Öyküsü. Kapaktaki resim Goya'nın bir tablosuna ait.Yazarın dilimize  çevrilmiş Deniz Adamı isimli bir kitabı daha var.

1964 İsveç doğumlu Vallgreen aynı zamanda bir müzisyen.Söz ve müziklerini kendisinin yaptığı albümleri var. İncelemek isteyenler için linkini ayrıca buraya ekliyorum.


30 Mayıs 2019 Perşembe

ÖLÜLER DİYARI - Jean-Christophe Grangé


Uzun zamandır Grange okumuyordum. Bana fazla gelen bir şiddet kurgusu var genelde kitaplarında. Kulüp okumalarında seçildiği için bir şans daha versem de daha önceki intibam değişmedi. Hatta bu onları katladı.Elbet seveni ,hayranı çok; kendisi polisiye gerilimin Jean Reno'su yada Vincent Cassel’i ne de olsa.

Öncelikle kitabın kapak tasarımını hiç sevmedim. O kapakla bir uçak dolusu iş insanıyla yolculuk yapmak istemediğim için ayrı bir çözüm bulmam gerekti. Tüm Dünya ile aynı anda piyasaya çıktığı için yayınevi yaklaşık aynı kapağı kullanmış. Onlarınkinde kadın bedeni daha aşağıdan, bizimkinde bi tık yukarıdan. Müstehzi bir ne okuyorsun bakışı gelir bizim toplumumuzda.

Kurgu için ne söylesem az,okumanız gerek yada okumamanız J Fazlasıyla hard core diyeyim kısaca. Sadomazoşist karakterleri anlatacağım diye fazla sapkın bir kurgu yaratmış,detaylandırmış.Bir süre sonra tekrar tekrar anlatılan bu sapkın hikayeler sıkmaya başlıyor.

Genelde dedektiflere duyduğum sempatiyi burada Corso’ya duyamadım sanırım onu da ete kemiğe bürünsün, zaaflarını göstersin diye aynı eğilimlerin içine soktuğu için.

Kurguyu bir tarafa bırakırsak Grange anlatım ve dil itibariyle rahat okunan bir yazar.Ölüler Diyarı’nda da durum değişmemiş. Konu ilginizi çekerse 1-2 günde okuyup bitirirsiniz.

Yazarımız Doğan Kitap'ın 20.yıl etkinlikleri dolasıyla Nisan başında İstanbul’daydı.Sevgili Duygu bana sürpriz yapıp imzalı kitabını almış.Ne kadar eleştirsem de Grange’dan –O da bizim camiamızın celebrity’si J -  adıma imzalı bir kitabım olduğu için çok mutlu oldum pek tabii.

29 Mayıs 2019 Çarşamba

SARI ODANIN ESRARI - GASTON LEROUX


Gaston Leroux'yu çoğumuz klasikler arasında yerini almış, beyaz perdeye ve müzikallere defalarca uyarlanmış ölümsüz eseri Operadaki Hayalet ile tanıyoruz. Daha önce yazdığı Sarı Odanın Esrarı 1908 yılında önce L'Illustration gazetesinde tefrika olarak yayınlanmış ardından 1908 yılında basılmış "Kapalı Oda Gizemi" kavramıyla tanışmamızı sağlayan ilk kitap olma özelliğinde.

Aynı ay içinde hem Grange’ın son kitabı Ölüler Diyarı hem de Sarı Odanın Esrarı’nı okuyunca 111 yıl arayla yazılmış iki Fransız polisiyesi konuların nereden nereye geldiğini dramatik bir şekilde gösteriyor.Günümüz polisiyelerin şiddeti bol   ekolünden sonra altın çağ ekolü çok naif kalıyor tabii.

Olayları çözme biçimleri bize inandırıcılıktan uzak gelse de dönemin sosyo-yaşam biçimini çok iyi tasvir ediyor. Hizmetçiler,uşak,köşk,dedektif/olay çözücü,suçlunun muhtemelen o evden yada karakterlerden biri çıkacak olması,konuşarak akıl yürütme gibi unsurlar çok belirleyici.

Burada Edgar Allan Poe ve Sir Arthur Conan Doyle tarafından takdirle karşılanan romanın ana özelliği suçun kapalı odada işlenmesi ve suçlunun içeriye nasıl girdiğinin bulunmaya çalışılması. Sonuca gitmek hiç kolay değil. Okullarda eskiden mantık dersi alırdık,önermeleri öğretirlerdi sonuca gitmek için. Tek tek elenen bir sürü önerme sürüyor yazar okuyucuya.Bul bulabirsen:)

Hukuk okumasına rağmen kendisi de gazeteci olan Leroux’nun ana kahramanı araştırmacı gazeteci Rouletabille yazarın devam özelliği taşıyan yedi romanında da karşımıza çıkıyor.
Okuduğuma göre gazete yazarlığı yaptığı sırada tanıştığı bir sanığın masum olduğuna inanan Leroux, sanığın suçsuz yere hapse atılmasını içine sindiremediği için amatör olarak dedektiflik yapmaya başlamış. Araştırmaları sonucunda sanığın masumiyetini ispat etmeyi başarınca da Paris’teki ünü bir anda büyük bir yükselişe geçmiş.

29 Nisan 2019 Pazartesi

TRENDEKİ YABANCILAR - PATRICIA HIGHSMITH




Patricia Highsmith için ne söylesek az. Kült kitaplar yazmış hayatının büyük bir kısmını Avrupa’da geçirmiş,Teksas’da başlayan hikayesi İsviçre’de son bulmuş ,yaşamı, tercihleri sıra dışı bir kadın. 
1950 yılında, 29 yaşındayken yayınlanan ilk romanı "Trendeki Yabancılar ile büyük başarı yakalar.Kitap Alfred Hitchcock tarafından filme uyarlanır. Yirmi iki romanının beşinde ortaya çıkan Tom Ripley  defalarca filme çekilir.
Patricia kitaplarında alışık olduğumuz polisiye kurguya sahip değildir.Okuyucuyu katil kim kovalamacasının içine sokmaz.Onun hikayelerinde suçlu zaten bellidir.Karakteri genellikle bundan pişmanlık duymaz,örtbas etmenin, yakalanmamanın yollarını arar.İnsan ruhunun derinliklerindeki kötülüğü deşer. Kurgunun atmosferi kasvetlidir.

Trendeki Yabancılar’da da suç kurgusu baştan örülmüştür.Buna rağmen hikaye psikolojik analizler yaptıracak gerilimi yaratır.
Ana karakterlerden Bruno, nasıl derler tam bir piskopat.Babasından nefret eden, sevgi ve kabul görmeyi dışarıda arayan bir karakter.Guy onun tam tersi görünse de Highsmith'in yarattığı hiç bir karakter tam anlamıyla beyaz değildir.Gerçi Bruno'nun tacizleri okuyucuda Guy'dan yana olma eğilimi verir.Ben de okurken Bruno'dan nefret ettim. Kafanı çevirdiğin yerde onu görüyorsun,korkutucu da bir taraftan.
Bruno'nun mizojinizmi anneden kaynaklanıyor. Onu yüceltirken diğer kadınları kötülüyor. Bunda babasının annesine davranışı da rol oynuyor muhtemelen. Guy’ın karısı Anne konusunda bile gel git yaşıyor kafasında. Emin olamıyor karakteri için. Hafif gördüğü Miriam'ı bu yüzden çok rahat öldürüyor. Hakettiğini düşünüyor.
Öte taraftan Guy'ın Platon okuması kurgu açısından anlamlıydı. Aklıma varlığın aslında mağara duvarına yansıyan gölgeye benzetilmesi geldi. Sanki Bruno geldi Guy'ın o karanlık izdüşümü oldu yada karakterini yok edip ters bir akis yarattı .Trendeki Yabancılar'ı sadece  polisiye bir hikaye değil aynı zamanda psikolojik bir metin olarak değerlendirmek bu anlamda daha doğru olacaktır diye düşünüyorum.


26 Nisan 2019 Cuma

İNTİKAM YAZI -ANDREAS GRUBER


İntikam Yazı Walter Pulaski serisinin bizde basılmış ilk kitabı. Bu seri dışında yazarın Maarten S. Sneijder ile Peter Hogart serileri  gibi polisiye kurguları ayrıca korku ve fantastik kitapları da mevcut. 1968 Viyana doğumlu Andreas Gruber ailesiyle Grillenberg’de yaşıyor.

Kitabın konusu  Almanya Avusturya Danimarka üçgeninde geçiyor. Muhtemelen çok iyi bildiği bir bölge olduğundan oradaki coğrafi atmosferi çok iyi yansıtmış.Kuzey Denizi ve Sylt adasının yağmurlu karanlık ortamı hikayenin gerilimine uygun bir arka plan sağlamış.

Viyana’da gizemli kazalara kurban giden bazı zengin adamların ölümlerinin tesadüf olmadığına inanan Avukat Evelyn Meyers olayı araştırmaya başlar. Öte taraftan Leipzig’de bir psikiyatri kliniğinde göçmen bir kız intihar etmiştir. Başka kliniklerde de benzer olayların olması Başkomiser Pulaski’yi şüphelendirir.  İki paralel hikayenin bir noktada birleşmesi dehşet verici gerçeklerin ortaya çıkmasına sebep olur. 
Temposu yüksek kurgu yer isimlerinin çokluğundan biraz zorlasa da okuyucunun merakını sürekli  canlı tutuyor. Ayrıca hikayede biraz abartı ve mantık hatası yok değil ancak ben Pulaski’ yi sevdim.


Gene Pegasus'tan çıkan Ölüm Fermanı ve 48 Saat Sneijder serisine ait ancak ilk iki kitap atlanıp nedense üçüncüden başlanmış.

23 Nisan 2019 Salı

IZA'NIN ŞARKISI - MAGDA SZABO


Geçtiğimiz ay çağdaş dünya edebiyatının önemli isimlerinden Magda Szabo’yu okuduk. 1917 Macaristan doğumlu Szabo Avrupa Edebiyatı'nın da en önemli yazarlarından biri kabul ediliyor.

Szabo, Dünya Savaşı sırasında kaleme aldığı yazılarından dolayı sakıncalı kişiler listesinde yer alınca yazılarına ara vermek zorunda kalır.Öğretmenlik yaptığı bu dönemde yazdığı Fresco 1958 yılında yayımlanır ve hem ulusal hem de uluslararası çapta önemli bir çıkış yakalar. Bu başarılı çıkışın ardından 'Yavru Ceylan', 'Iza'nın Şarkısı', 'Kapı' ve 'Katalin Sokağı gelir. Szabo; otobiyografik unsurlar taşıyan ve baş yapıtı kabul edilen 1987 tarihli Kapı ile Fransa'nın saygın ödüllerinden olan 2003 Prix Femina Etranger ödülünü alır.2007 yılında 90 yaşında öldüğünde kitapları 30’dan fazla dile çevrilmiş yazarın kitaplarını bizde YKY'da bulmak mümkün. 

İza’nın Şarkısı’nda hikaye Macar topraklarında geçiyor.Ancak kuşak çatışması,taşra hayatı-büyük şehir ikilemi gibi evrensel  bir kurgusu var. Okurken empati kurmamak mümkün değil. Evlat olma kavramı, anne olma rolü. Sonra iletişimsizlik.

İza’nın soğukluğu aslında kendini koruma güdüsü.Yoksulluktan gelip doktor oluyor,saygı görüyor , ailesi için iyi şeyler yapmaya çalışıyor. Anne yıllarca eş olarak görev bilinciyle çalışmış,şimdi rahat etsin diye oyalanacağı işlerin elinden alınması onun içe kapanmasına neden oluyor.Yaşlıların eski alışkanlıklarını, eşyalarını bırakmaları duygusal olarak ağır olabiliyor. Sanki hatıralarını bırakıyor.İza’nın bilerek kırgınlık yarattığı şeyler değil ama özünde iletişimsizlik var.
Szabo’nun akıcı,tertemiz anlatımıyla beni en az McEwan’ın Kefaret’i kadar etkiledi diyebilirim. 



31 Mart 2019 Pazar

OTUZ BUÇUK MAZERET




Rose Gardner maceralarına Otuz Buçuk Mazeret ile devam. Rose’un yaşlı komşusu ölü bulunur. Herkesin aksine Rose bunun bir cinayet olduğuna inanır ve olayın peşine düşer.

Diğer yandan ablası Violet ile fidanlığın açılış hazırlıklarını sürdüren Rose’un özel hayatı Joe’nun ailesiyle tanışma konusu yüzünden karmaşıktır. 

Bu eğlenceli ve sürükleyici chick-lit polisiye seriyi sevdiğimi söylemiştim. Serinin çevrilmiş son kitabını da  okurum muhtemen. Rose Gardner Mysteries'lerin hali hazırda diğer kitapları bizde henüz yayımlanmadı.   


https://www.denisegroverswank.com/denise-grover-swank-reading-list/

29 Mart 2019 Cuma

ESRAR-I CİNAYET - AHMED MİTHAT EFENDİ


Ben bugüne kadar bu kitabı niye okumamışım? Hep Felatun Bey ile Rakım Efendi yüzünden..:)


Tanzimat dönemi adalet sistemindeki değişikleri anlamamıza yardımcı olacak bir kurgu.Bugün medya dördüncü güç derken; o dönem için gazetelerin gündemi belirleme ve sorguya mecbur bırakma gücü. Yargıdaki çarpıklık...Üstlerine rağmen olayı çözmeye çalışan dedektif bugün bile ne kadar güncel polisiye roman konusu.


Esrar-ı Cinayet edebiyatımızdaki ilk polisiye roman olma özelliği ile de Ahmed Midhat Efendi'yi bizim için özel kılar. Üstelik Poe ve ardılları gibi değildir. Sadece analitik inceleme yapıp,muammayı çözen dedektif çizgisinden çıkıp Gaboriau ekolünde yazmıştır. Kahraman Osman Sabri sosyal ortamların içindedir ve toplumsal bozukluklarla, adli eksikliklerle mücadele etmektedir. Semtler belirgindir çok belirgin tasvirler vardır. Bir üst yöneticinin suçlularla işbirliği yapabileceğini ilk kez bu romanda görürüz. Medyayı olayları çözmede itici güç olarak kullanır. 

Dönemin gazetelerinin ona atfettiği isimle Efendi Babamız bir taraftan toplumsal eleştirilerini yaparken diğer taraftan Abdülhamit yönetimini üstüne çekmemek için araya girip açıklamalar yapar;
"Okurlarımıza ihtar etmeliyiz ki Öreke Taşı cinayetinin ortaya çıktığı dönemlerde şimdiki mahkeme usulleri ve mahkemelerin düzenlenmesi ve bugünkü adliye örgütü yoktu. Son dönemdeki adli alandaki gelişmeler ve yeni adliye örgütü; (burada Tanzimat değişikliklerinden bahsediyor) özellikle velinimetimiz, reformcu Padişah Efendimiz Hazretleri'nin başarıları kapsamındaki işlerdendir ki; bu devleti, bu ülkeyi yeniden yaratırcasına başardıkları bunca önemli reformlar arasında; kamu güvenliği açısından en yararlı olanlardan birisi de yeni adliye düzenlemeleridir."


Ahmed Mithat yalnız edebiyat alanında değil , matematikten askerliğe, iktisattan tarihe, felsefeden teolojiye, astronomiden coğrafyaya pek çok alanda yazılar kaleme almıştır.

Roman, öykü, oyun, ani, gezi, inceleme, mektup, deneme türünden pek çok yapıtı vardır.Romanları için döneminde geçerli her türe göre örnekler verdiği söylenebilir. Romantik (Henüz Onyedi Yaşında), toplumsal (Felatun Bey ile Rakım Efendi), serüven (Hasan Mellah, Hüseyin Fellah), siyasi içerikli (Jöntürk), tarihi (Yeniçeriler), töresel (Arnavutlar, Solyotlar), bilimkurgu (Dünyaya İkinci Geliş), natüralist (Müsahedat) gibi.
Polisiyede olduğu gibi feminizmi konu alan ilk romanı da (Felsefe-i Zenan ve Diplomalı Kız) Ahmed Mithat yazmıştır.


Üslubu dönemine göre sadedir,araya girer,açıklama yapar.Esrar-ı Cinayet’i ben Bordo Siyah yayınlarından okudum. Günümüze çok güzel uyarlamışlar,çok rahat okunduğunu söyleyebilirim.
Bir anlamda bir ders kitabı özelliği de taşıyan Esrar-ı Cinayet’i okumadıysanız en azından incelemenizi tavsiye ederim.



28 Mart 2019 Perşembe

İMPARATORUN ENFİYE KUTUSU - John Dickson Carr


Altın Çağ okumalarının ilk bölümünü John Dickson Carr'ın İmparatorun Enfiye Kutusu ile bitirdik.Şimdiye kadar okuduklarımız içinde ufak tefek ipuçları verse de günümüzde geçiyormuş hissi veren ilk hikaye oldu.

1906 Pennsylvenia'da doğumlu Carr üniversite eğitimi için Paris'e geldikten sonra Avrupa etkisinde kalır.Yazarın bir çok eserinde Fransa,Britanya ,Almanya’da işlenen suçlar konu edilir.Bir deniz yolculuğunda İngiliz Clarice Cleaves ile tanışıp evlenen yazar İngiltere’ye yerleşir Londra’da Detection Club'a üye olur.(Bu onur kolay verilen bir üyelik değildir, o zamana kadar sadece iki Amerikan vatandaşına verilmişti.)

Bir süre BBC’de gizem ve suç serileri için senaristlik yapar 2. Dünya Savaşı’nın başlaması ile gönüllü olarak askere katılmak için Amerika’ya geçer. Ancak ordu onu BBC’ye , müttefik güçlerinin savaş  propagandalarını kaleme alması amacıyla geri gönderir. 1960’lı yıllarda Fas’a yerleşir ve hayatının son yıllarını sağlık problemleri ile geçirir.

Oldukça çok sayıda eser veren Carr, yaklaşık 90 roman yazmıştır. Ayrıca Sir Arthur Conan Doyle'un da biyografisini kaleme almıştır. Carr'ın örnek aldığı yazarlar arasında Conan Doyle, Chesterton ve Poe başta gelen ustalardır. Birçok eseri "Locked Room" denilen yani kapalı bir odada işlenen, görünürde imkansız cinayetleri konu alır. Bu alanda ise, Türkçe'ye "Üç Tabut" olarak çevirilen romanı "Ustalık Eseri" olarak anılmaktadır. . Her ne kadar tamamen kilitli bir odada işlenen polisiye romanı yazma unvanı Sarı Odanın Esrarı ile Gaston Leroux’a aitse de (kendisi ikinci sezon listemizde) John Dickson Carr, bu türün gerçek babası sayılabilir.

Yazarın ilk romanı “It walks by night” 1930 yılında basılır. Paris’te geçen bu romanda  dedektif Henri Bencolin’i yaratır ve Kapalı Oda Cinayetleri ile anılmasına yol açan sürecin başlangıcı olur .
1933 yılında, diğer dedektifi  Dr. Gideon Fell’i okuyucularla buluşur. Dr. Gideon ismini, karakterine eski bir çocuk şiirinden esinlenerek verir. 1680 yılında İngiliz şair Tom Brown tarafından yazıldığına inanılan şiir Hannibal’ın yazarı Thomas Harris tarafından Dr. Hannibal Lecter’in takma adı olarak kullanılmıştı.
John Dickson Carr’ın yarattığı üçüncü dedektif ise Sir Henry Merrivale’dir. Bu karakter profesyonel bir dedektif olmamakla birlikte, Savaş Bakanlığı’nda görev yapan bir askeri istihbarat bölümü yöneticisidir. Sir Henry Merrivale karakteri, John Dickson Carr’ın 24 eserinde yer alır.

Öte taraftan ben, İmparatorun Enfiye Kutusu’nda Garon ve Dermod birlikteliğini sevdim. Bazen daha alçak gönüllü bir Poirot konuşuyormuş gibi geldi.