Bu yıl online toplantılar ile seçilip açıklanan Dünya Kitap Dergisi'nin 2020'nin en iyileri ödülleri şöyle.
Aslında yeni yazarlara fırsat verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Ama burada roman kahramanı Ahmet Hamdi Tanpınar'mış. İlgimi çekti.
Bu yıl online toplantılar ile seçilip açıklanan Dünya Kitap Dergisi'nin 2020'nin en iyileri ödülleri şöyle.
Kar Körlüğü Ragnar Jónasson’ın Kara İzlanda serisinin ilk kitabı. Diğer iki kitabın baskısı henüz bizde yapılmadı.
Ana karakter Ari Thór Arason yeni mezun bir polistir. Kendisine İzlanda’nın
kuzeyinde küçük bir kasabada görev teklif edilince kabul eder. Burada neredeyse
hiç suç işlenmemektedir. Kasaba kar altında ,karanlık ve kasvetlidir. Kaza
eseri ölen bir kasabalının durumunu şüpheli bulan Ari Thór olayı araştırmaya
başlar.
Eğer soğuk ,karlı kuzey polisiyelerini seviyorsanız bu kitap da hoşunuza gidebilir. Ancak bana göre hikaye çok yavaş ilerledi. İlk kitap olması sebebiyle muhtemelen Ari Thór'u okuyucuya tanıtmak için onun ruh halini ve geçmişini yazar fazla araya sokmuş. Gerçi karakteri sevdim ama bütün köyü gezip herkesi uzun uzun sorgulaması beni biraz hikayeden koparttı. Belki diğer kitapları biraz daha akıcı olur. Yazara şans vermek gerektiğini düşünüyorum.
Arif Ergin’i Tekvin ile tanıdık.
Kendisini tarihe ve gizeme meraklı bir mühendis olarak tanıtan Ergin, romanını
da çok sevdiği Galata ve Beyoğlu’nda kurgulamış.Caddedeki binaların
tarihlerini çok iyi biliyor, araştırmalarını bu eksende yoğunlaştırıp Osman
Hamdi Bey’in kayıp tablosunu merkeze alan bir hikaye yaratmış.
Dan Brown benzetmeleri haksız değil
çünkü sanat,tarih,gizem,gizli örgütler ,illuminati, Mevlevilik gibi pek çok
şeye girip çıkan bir kurguyla gizem çözülmeye çalışılıyor. Üstelik sürekli bir
kaçıp kovalama hali ve yardımcısı bir kadın J
Dili rahat, sıkmayan bir anlatımı var
yazarın. Anlattığı gizemlere,sembollere ve Osman Hamdi Bey’e merak uyandırmaması
imkansız.
Osman Hamdi Bey’in La Genèse yani Yaratılış (Tekvin) adını verdiği tablo onun en çok eleştirilen eseri. Mihrap olarak da isimlendirilen çalışma 1901 de yapılmış. Tablo Aret Portakal’dan Mesut Hakgüden’e geçtikten sonra Çiğdem Simavi’nin olmuş ve en son Demirbank koleksiyonuna katılmış. Ancak bankanın TMSF’ye devri sırasında ortaya çıkmamış. Bugün nerede olduğu bilinmiyor.Sembolik olarak anlatmaya çalıştıklarıyla ilgili epey görüş var. Aslında Osman Hamdi’nin daha bir çok eseri kayıp. Yapıldığı dönem kayıtlanmadığı için kaç tane tablosu olduğu tam olarak bilinmiyor.
Bazı tablolarını ufak değişikliklerle tekrar yaptığından anlatmaya çalıştıkları ile ilgili üzerinde epey spekülasyon var. Arif Ergin buradan kendisine güzel bir roman malzemesi çıkartmış, çok da güzel yazmış. Bu arada aynı karakterle devam edeceği ikinci romanın haberini de verdi. Umarım Tekvin kadar heyecanlı olur.
Uzun zamandır okumak istiyordum, hakkında yazılan yorumlar çok iyiydi. Aynı zamanda tarihçi olan Jason Goodwin dönemi öyle güzel anlatmış,mekanları,sokakları ,kültürel yaşayışı öyle detaylı vermiş ki okurken bu hikayeyi yabancı birinin yazdığını unutuyorsunuz..Hele yemek tarifleri. Yaşim bir midyeli pilav yapıyor off offf....Bu tariflerle 2016’da Yashim Cooks Istanbul 'u çıkarmışlar.
Jason
Goodwin Cambridge Üniversitesi’nde Bizans Tarihi okumuş, ardından Osmanlı’ya
merak sarmış. İki arkadaşı ile Polonya’dan İstanbul’a yürüyerek bir seyahat
yapmışlar. Geçtikleri eski Osmanlı yerleşimleri bilgisini ve ilgisini daha da
pekiştirmiş.Bu seyahati Bir Ucu Altın Boynuz ismiyle kitaplaştırmış.2006 yılında dedektif Yaşim serisinin ilk
kitabı Edgar Ödüllü Yeniçeri Ağacı’nı yayımlamış.
Hikaye
1836’da geçiyor. Yeniçeri Ocağı kaldırılmış üzerinden 10 yıl geçmiştir. Yeni
ordu Asakiri Mansure’den subaylar öldürülünce 2.Mahmut eski haremağası Yaşim’i
olayı çözmesi için görevlendirir. Bu arada haremde cariyelerden biri ölü
bulunmuştur. Yaşim İstanbul’un bu tarihi atmosferinde sürükleyici bir soruşturma yürütür.
Serinin
diğer kitaplarından Yılanlı Sütun 2007 de basılmış.
·
The
Bellini Card (2008)
·
An Evil
Eye (2011)
·
The
Baklava Club (2014)
ın çevirilerini bulamadım.
Goodwin’in dili rahat, okuması keyifliydi.Kurgu sonlara
doğru iyice karışsa da elimden bırakamadım. Yılanlı Sütun’u da okuyacağım.
Connelly’nin son kitabı çıkınca ay seçimimizi değiştirip hemen okumak istedik. Gece Vardiyası yeni başlayan bir serinin ilk kitabı. Daha önce Harry Bosch ,Mickey Haller ,McEvoy gibi çok başarılı serileri kaleme alan Michael Connelly bu sefer bir kadın dedektif, Renée Ballard’ı yaratmış.
Ballard'ı amirinin cinsel tacizine uğradığı halde bunu ispatlayamayıp gece vardiyası görevine sürülmüşken tanıyoruz. Hikaye burada işlenen bir cinayetin peşine düşmesiyle başlıyor. Karakter olarak Ballard inatçı,tam bir sert kaya. Düzensiz hayat ,travmalar,ilişkisizlik gibi dedektif klişeleri onda da var. Polisiye kurguda bir Harry Bosch çözümlemesi yok, daha tahmin edilebilir bir sonuçla bitirmiş yazar.
Şimdilik serinin
Dark Sacred Night (2018)
The Night Fire (2019)
olmak üzere henüz çevrilmemiş iki kitabı daha var. İlk kitapta Bosch ,ikincisinde hem Bosch hem Haller varmış. Muhtemelen bunlarda hikaye daha kuvvetlidir. Okumak için sabırsızlanıyorum
Ezcümle Gece Vardiyasını genel olarak sevdim-bayılmadım; başkası yazsa neyse ama Connelly’nin öyle iyi hikayelerini okudum ki beklentim yüksek oluyor doğal olarak.
Javier
Sierra ve Juan Gómez-Jurado ile birlikte çağdaş İspanyol edebiyatının en
başarılı yazarlarından biri kabul edilen Carlos Ruiz
Zafón'u dünya çapında şöhrete kavuşturarak
pek çok uluslararası ödülün yolunu açan Rüzgârın Gölgesi, yazarın yetişkin okurlar
için yazdığı ilk roman ve aynı zamanda Unutulmuş Kitaplar Mezarlığı dörtlemesinin
de başlangıcı. Romanları 45 ülkede yayınlanmış, 30'dan fazla dilde
tercüme edilmiş Zafon için İspanya’da Cervantes’in Don Quixote’undan sonra en çok okunan kitapların
yazarı olduğu söyleniyor.
Kitapçı
Daniel Sempere oğlunu saklanması gereken kitapların bulunduğu gizli bir
kütüphaneye götürür ve bir kitap seçmesini söyler. Rüzgarın Gölgesi adlı uzun
yıllardır unutulmuş bir romanı seçen Daniel için kitabı okuduktan sonra
esrarengiz bir düelloda öldüğü söylenen yazar Julian Carax hakkında bilgi
edinmek bir saplantı haline gelir. Carax’ın diğer eserlerini de okumak ister
fakat bulamaz .Çünkü kimliği bilinmeyen bir koleksiyoncu kitapları birer birer
bulup, yakarak ortadan kaldırmaktadır. Ve şimdi Daniel'ın elindeki kitabın
peşindedir.
Polisiyeden çok gotik unsurlar içeren hikaye iç savaş sonrası Barcelona atmosferinde geçiyor. Bana tarz olarak biraz Umberto Eco'yu anımsattı. Dediğim gibi hızlı bir polisiye değil, daha çok gizem denebilir,okuyucunun merak duymasını iyi sağlamış. Daniel'i rahatlıkla hikayenin dedektifi olarak görebiliriz. Her ne kadar odak aşk da olsa hikayeye yön çizen siyasi bir durum var. İç savaş sonrası İspanya’nın durumu, faşizme giden uygulamalar, gücü elinde tutanın yapabildikleri. Kolluk kuvvetleri burada işin kötülük tarafına denk geliyor.
Öte taraftan hikaye çok sinematografik,
mekan ve karakterler çok detaylı, zamansal olarak çok katmanlı Başta çok ağır
akan kurgu sonra hızlanıyor. Az buçuk bibliyofil olmaktan mütevellit herhalde ;
sevdim.
Ben Alfa’dan tek cilt halinde olan baskıyı okudum.İçinde Leon Benett’in çizdiği orijinal illüstrasyonlar da var.Jules Verne 1883 yılında hikayeyi kaleme alırken ilk baskı yazarın diğer eserleri gibi çizimlerle yapılmış ve Benett'in hikaye için çizdiği 103 illüstrasyonu ile beraber basılmış.
Jules Verne 1868 yılından sonra romanlarının satışından elde ettiği gelir artınca kendisine büyük bir yat alarak dünya turuna çıkmış. Akdeniz’i gezdiği biliniyor ancak Jules Verne’nin gerçekten yolu bu topraklara düşüyor mu,kesin bir bilgi yok.Oysa Benett’in çizimleri çok gerçekçi ve dönemi çok iyi yansıtıyor.Muhtemelen ilustrasyonlarını buralarda yapmış.
İnatçılığı ile tanınan tütün tüccarı Keraban Ağa kendisini ziyarete gelen Hollandalı misafirlerini Üsküdar’daki evine yemeğe davet eder ancak boğazdan kayıkla geçecekleri sırada on paralık bir vergi konduğunu öğrenir. Bu vergiyi ödememekte inat eden Keraban Ağa misafirleriyle birlikte evine ulaşmak için Karadeniz kıyılarından dolaşacağı bir maceraya başlar.
Okur olarak bu eğlenceli yolculuğa eşlik ederken dönemin coğrafyasından,yerleşimlerinden de gerçekçi bilgiler alıyoruz.Jules Verne’nin yazarken ayrıntılı bir araştırma yapmış olduğu çok aşikar.Hikayeyi anlatırken Ramazan adetlerinden, Osmanlı vatandaşlarının evleri,kıyafetleri ,yemekleri, kullandıkları eşyalara kadar çok detaylı bilgiler vermiş.
Zaten Jules Verne seviyorsanız hiç kaçırmayın.
Ülkece kötüye giden durumlar yetmezmiş gibi kartopumuz dünya ölçeğinde yuvarlanır oldu. Gelen yıl gideni bile aratır hale geldi maalesef. Bitsin,bir daha yaşanmasın dediğimiz onca şeyle çok zor bir yıl geçirdik. Sağlıkla,huzurla geçireceğimiz günlerimiz olur umarım 2021’de.
Pek çok şey gibi edebiyat dünyası da pek keyifli
değildi elbet.Adaylar,kazananlar pek heyecanlandırmadı.Sanal ortamlarda verilen
ödüller üzerinde çok konuşulmadı. Ben kendi geleneğimi bozmayayım ve her şeye rağmen
oturup bir özet geçeyim dedim. Hugo ile başlıyorum yazmaya
Hugo bu yıl koronavirüs sebebi ödül törenini dijital
ortamda gerçekleştirdi.Yeni Zelanda’da gerçekleştirilen program 78 World Sience
Fiction Convention - CoNZealand etkinliği kapsamında açıklandı.
En İyi Roman Ödülü A Memory
Called Empire ile Arkady Martine ‘e
gitti. Amerikalı tarihçi ve şehir planlamacısı yazarın daha önce dilimize
çevrilmiş bir kitabı yok.
Bilim Kurgu Dalında ; Gökdeki Bütün Kuşlar isimli kitabıyla
tanıdığımız The City in
the Middle of the Night ile Charlie Jane Anders
Fantastik
Kurgu Dalında Seanan Mc Guire , Middlegame ile birinci oldu.
Middile Game'in kapak çalışmasını çok beğendim,uzun zamandır gördüğüm en iyi görsel olmuş bu arada.
En İyi Korku Roman Kategorisinde ödül Black Leopard,Red Wolf romanıyla Marlon James ‘e gitti. James ‘in Yedi Cinayetin Kısa Tarihçesi daha önce okurlarla buluşmuştu.Ben okumadım ama bu kitabı ilgimi çekti,listeme ekledim.
Ted Chiang ise Omphalos ile hem en iyi Novelette hem de Exhalation ile En İyi Derlemeyi aldı.
Akademi bu yıl Nobel’i
şiir kategorisinde verdi. Ödülün "sade ve süssüz güzelliği ile bireysel
varoluşu evrensel kılan kusursuz şiirsel sesi sebebiyle" ABD'li şair Louise Glück'e verildiğini duyurdu. -Elit Nobel'in bu cümleleri gene beni benden aldı ,neyse !
Glück'ün bazı
şiirleri Güven Turan çevirisiyle Yapı Kredi Yayınları tarafından yayınlanıyor.
Man Booker Ödülüne 1980'lerde Glasgow'da bağımlılık ve yoksullukla mücadele ederken
annesini desteklemeye çalışan bir çocuk hakkındaki romanı Shuggie Bain' ile Douglas Stuart layık görüldü. Ödülünü alan
Douglas Stuart, kitabını ve ödülünü alkol bağımlılığından ölen annesine
adadı.
Yılın en iyi
bilimkurgu romanlarının yarıştığı Arthur C. Clarke Ödülü bu
yıl The Old Drift ile
Namwali Serpell 'e gitti.Ödüle The City in the Middle of the
Night ile Charlie Jane Anders ‘da adaydı.
Bu sene Edgar Ödülleri
Twitter’dan yapılan canlı bir sunumla açıklandı. En İyi Roman “The
Stranger Diaries” ile Elly Griffiths’in
oldu.
Daha önce yazarın Bataklığın Kayıp Tanrıları'nı ve Tanrılara Adanmış Bedenleri'ni okumuş ve yorumlamıştım. Merak edenler buradan ve buradan bakabilir. Bu kitabı da çevrilir çevrilmez okurum muhtemelen.
Dünya böyleyken bizdeki durumlara bakarsak
Sait Faik Hikaye Armağanı
Yunus Nadi Roman Ödülleri
Yunus Nadi Öykü Ödülleri
Orhan Kemal Roman Ödülü
Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü
Sedat Simavi Edebiyat Ödülü
Hemen saran kurgusuyla Sonuncu Oda boğaz kıyısında bir yalıda geçerken bir o kadar tanıdık bir his bırakıyor. Biraz sonra köşeden dönecek Önder Somer bahçede oturan aksi teyzesi Bedia Muvahhit’in yanağından öpecek, "Nen var teyze" diyecek.. Kurgu bir yana karakterleri böyle hayal ederek okudum hikayeyi.
İlk kadın polisiye roman yazarlarımızdan sayılan Zuhal Kuyaş, yazarlığa Kraliçe'nin Şamdanları, Kartal Yuvası, Sonuncu Oda gibi önce gazetelerde tefrika edilen polisiye romanlarla başladı.1923 doğumlu yazarın Aşela isimli tarihi bir romanı da var.
Mirasını bitiren Ferruh parasız kalınca Paris’ten dönüp ,teyzesi Refika Hanım’ın Yeniköy’deki yalısına taşınır.Teyzesinin de durumu eskisi gibi değildir. Koca yalıda sadece emektar Mizyal Hanım ve kuzeni Nilüfer vardır. Ferruh bir yandan para bulmaya ,bir yandan işlerini yoluna sokmaya çalışmaktadır. Ancak para bulamadan bir cinayete karışır.
Sonuncu Oda’yı Tekvin’in hemen arkasından okumuştum tesadüfen. Ufak tefek benzerlikleri olsa da Kuyaş’ın daha sade kurgusu başka bir tat verdi.
Sonucu tahmin edilebilir hikayenin ben anlatım tarzını ve o eski havasını sevdim.
Başladığımda bu kadar kolay okuyacağımı,
hikayenin beni bu kadar sürükleyicini tahmin etmezdim. Elimden bırakamadım.
Darı Tarlaları, roman boyunca ana karakter gibi neredeyse her olayın
merkezindeydi. Aşk, şehvet, savaş, öfke,intikam ; tüm bu duygular darı tarlalarında
yaşanıyor.
İç içe geçmiş hikayeler boyunca ataerkillik, çok
eşlilik, lotus ayakların güzel bulunması,kang yataklar gibi Çin’in geleneksel
yaşam tarzını da görüyoruz ,savaşın vahşetini de.
Roman bütüncül olarak kronolojik değil. Yeri geldikçe anlatılan geçmiş,özellikle dede ve nine asıl kahraman.
“-Mişli geçmiş zaman ile yazılmış olması ve olay örgüsünde kronolojik bir sıra takip edilmemesi fazlasıyla yoruyor. “ eleştirisine maruz kalsa da ben çok rahat okudum, görmediği bir zaman dilimini anlatıyor sonuçta. Ayrıca Gabriel Garcia Marquez tarzına özellikle Yüzyıllık Yalnızlık ‘a benzetenler de var ki o tarz bir büyülü gerçekçilik Mo Yan’ın anlatımında yok.
Japonlarla yapılan savaş sahneleri çok vahşi
betimlenmiş.Katliamlar, tecavüzler,işkenceler,kokuşmuş cesetler, yakılan
köyler, hayvanlar,dışarı çıkan organlar detaylı bir şekilde anlatılırken dayanamayıp
okumaya ara verdiğim oldu.Milyonlarca Çinlinin hayatını kaybettiği, çok büyük
acıların yaşandığı, insan onurunun hiçe sayıldığı bir ülkenin tarihini kendi tarzında anlatıyor Mo Yan.
Aslında asıl adı Gujan Moye ,Nobel ödülü almış
ilk Çinli yazar. Sakın konuşma anlamına gelen Mo Yan ismini kullanıyor. Çin'in
en ünlü ,en sık yasaklanan,en çok korsanı basılan yazarı.
Hikayede beni dehşete düşüren, köpeklerle
yapılan bir savaş var ki çok epik.Muhtemelen metafor olarak kullanılan köpekler
işgal döneminin farklı Çinli gruplarını temsil ediyor.
“Kalabalığın arasına
karışıp mezar içindeki o kemikleri onlarca yıl sonra tekrar gün ışığına çıkan
beyaz iskeletleri gördüm.Hangisinin komünist,hangisinin milliyetçi,hangisinin
Japon,hangisinin Çin’in kukla ordusu,hangisinin sivil halktan olduğunu korkarım
ki eyalet parti sekreteri bile söyleyemez.Kafataslarının hepsi aynı şekildeydi
hepsi bir mezarın içine tıkıştırılmış kafatasları tam bir eşitlik içinde
yağmurun altında ıslanıyordu”
Savaşın kazananı olmaz, çok güzel özetlememiş mi...
Yazarın babası Vladimer Dumbadze, Gürcistan
Komünist Partisi sekreteriyken 1937
yılında büyük temizlik sırasında tutuklanıp kurşuna dizilir ; annesi ise
sürgüne gönderilir. Nodar Dumbadze ise, Zenobani köyüne, ninesinin
yanına gelmek zorunda kalır.
Hikaye bana geçtiği atmosfer bakımından biraz
Çevengur'u anımsatsa da okuması daha kolaydı. Dili ve anlatımı rahat ,mizahı
kuvvetli bir tarzı var yazarın.İlk sayfadan kapılıyorsunuz
Yaşadığı zorluklarla alay edecek kadar güçlü
insanlar,arkadaşlıklar ,unuttuğumuz dostluk duygusu,küçük küçük hikayelerdeki
saflık ve sevgi,ilk aşk. Sempati duymamanız imkansız. Gözümün önüne hep geçen
yıl kaybettiğim babaannem geldi.
Komünist bürokrasi ile inceden dalga geçerken politikayı, sistem
eleştirisini kimsenin gözüne sokmadan sıradan insanların gündelik yaşadığı
ironilerle vermesi,Iliko ve Illorion un şakaları ama Zirikoya olan sevgileri
hepsi çok güzeldi. Gürcü şarapları bu arada efsanedir. Henüz okumadıysanız Dumbadze'nin bu kitabını mutlaka listenize alın.