24 Ağustos 2017 Perşembe

AEDEN - AZRA KOHEN

Azra Hanım Kitap Ağacı’na konuk olduğunda  Aeden’in çok yakında basılacağı haberini de vermişti. “Aslında her şey Aeden’i yazmak içindi. Ben bir kitap yazmak istedim,ancak önce okurları buna hazırlamam gerekiyordu.Fi,Çi ve Pi böyle ortaya çıktı“ demişti. O yüzden Aeden’i merak ediyordum,her ne kadar yorumlamam uzun sürse de çıkar çıkmaz okudum.

Çok beğenmeme rağmen ilk olarak şunu söyleyebilirim;kitabı gereksiz uzatılmış buldum. Bu yayınevinin isteği miydi bilemiyorum ancak bi 100-150 sayfa daha kısa olabilir,yazar tekrar tekrar aynı şeyleri söylemekten kaçınabilirdi. Öte taraftan evet beğendim çünkü Azra Kohen’in dert edindiklerini aktarmadaki ustalığını zaten çok seviyorum. Aeden’de de bize konuşmaya geldiğinde bahsettiği konuları kurgulamış. (Burada uzun uzun anlatmıştım.)

Bizim için ütopik bir gezegen olan  Aeden’de aşkın olan,tamamlanmış İNSAN’lar yaşıyor. Kendi potansiyellerinde yaşadıkları doğa ve diğer canlılarla yani diğer yaşam enerjileriyle muhteşem bir uyum içindeler. Potansiyellerini sonuna kadar kullanabildiklerinden bedenleri ve zihinleri de çok çok üstün. Sonje ve Numi bu sebeple dünyaya geldiklerinde büyük bir hayal kırıklığı yaşıyorlar. Karşılaştıkları İNSANSI’ların birbirlerine ve yaşama karşı gösterdiği kötücülükler karşısında dehşete düşüyorlar.  Bunların içinde az buçuk duyarlı olan herkesin isyan ettiği hayvan deneyleri, çocuk istismarı,büyük petrol ve ilaç şirketleri,silah satışını pompalamak için fakir ülkeleri terörize eden dev şirketler,manipülasyonlar var. Pırlanta gibi büyük bir enerji kaynağını sadece kendimizi süslemek için kullanmamız zihinsel olarak ne kadar ham olduğumuzun en büyük göstergesi. Sonje ve Numi’nin hikayesi de insan yaşamının değişmesi,gelişmesi yönünde bir mücadele hikayesi.

Kitapta dendiği gibi “İnsan doğulmuyor,insan olunuyor”.

Nasıl insan olacağımızı da seçimlerimiz ve olaylar karşısındaki duruşumuz belirliyor. Sisteme hizmet etmemek günümüzde çok zor.İdeolojimiz ne kadar sağlam olursa olsun her yandan sarıp sarmalandığımız köleleştirme politikalarını maalesef düşündüğümüz gibi devletler yönetmiyor.Onlar sadece dev kapitalist şirketlerin/oluşumların daha çok para kazanmasını sağlayan aracılar.Sabah akşam kullandığımız diş macunlarıyla beynimizi kontrol eden, çocuklarımızın eline verdiğimiz masum bir çikolata paketiyle onları zehirleyen ,içtiğimiz sudan hasta edip sonra ilaç satan, yüzümüze süreceğimiz bir krem için yüzlerce masum hayvanı öldüren bu zihniyetin artık sınırı da yok.Her yerdeler. Bilinçli olarak kendi dişisine,yavrusuna zarar veren tek türüz. Neyimiz üstün diğer canlılardan. Kötüye kullanılan zekanın bu evrene ne faydası var.Diğer yaşamların bize hizmet etmek zorunda olduğu kibrinden kurtulup,biraz da bu açıdan bakmak lazım.
Bu fotoğrafı çektiğimde Leyla hamileydi.Sonra üç tane dünya tatlısı yavrumuz oldu.Şimdi Cavidan Hanım ve Mösyö Marcel de bizimle. 

14 Temmuz 2017 Cuma

PETROS MARKARİS - ATİNA POLİSİYESİ



Güzel haber sonunda geldi. Sahaflardan cımbızla topladığımız Markaris kitaplarından üçünü Can Yayınları tekrar bastı. 1937 Heybeliada doğumlu Yunanlı yazarın yarattığı karakter dedektif Kostas Haritos yazarın kendi deyimiyle Akdeniz ülkelerindeki ortak polisiye kültürünün bir ürünü


Ailesinin ticaret okuması için Viyana gönderdiği Petros Markaris orada aradığı özgürlüğü bulur. Tiyatrolardan çok etkilenir ve oyun yazmaya başlar.Teodoros Angelepulos’la tanıştıktan sonra onun senaristliğini yapmaya başlar.Sonrasında Bir Cinayetin Anatomisi’ni yazar ve dizi üç yıl boyunca herkesi ekrana kilitler. Polisiye kurguya eğilmişken arka arkaya romanlar gelmeye başlar. Gece Bülteni ve Kostas Haritos karakteri ilgi görünce arkasından Alan  Savunması’nı yazar.


Haritos’un bu kadar sempatik bulunup sevilmesinde şüphesiz insan yönlerinin ağır basması.var. Yazar ondan bir süper kahraman yaratmamış. Sözlük okuma merakı var. Albaylar cuntası sırasında polis okulunu bitirmiş, ilk göreve başladığı yerlerde işkencelere tanık olmuş , yirmi yılda ancak yükselebilmiş bir cinayet masası dedektifi. Biraz eski kafalı kendine göre doğruları var. Yozlaşmış sisteme karşı çıkıyor fakat gerektiğinde kendisi de rüşvet vermeye razı olabiliyor. Eşiyle sürekli didişip, küsüyorlar.Karısı Adriani domates dolması  yaptığında da barışıyorlar. Selanik Üniversitesinde hukuk okuyan bir kızı var.Kızına çok düşkün.

Alan Savunması yazarın ikinci kitabı ancak ben ilk önce onu okumuştum. O kadar tanıdık ve bizden bir hikayeydi ki Haritos’u sevmemek mümkün değildi J Yıllardır tatile çıkmadıkları için karısının söylenmelerine daha fazla dayanamayan dedektif, baldızının adadaki evinde tatil yapmaya razı olur. Ancak adada meydana gelen deprem, gömülü olan bir cesedi ortaya çıkarınca kimliği belirsiz cesedi Atina’ya götürüp cinayet üzerinde çalışmak Haritos’a kalır. Araştırması derinleştikçe de  üçüncü lig takımları, politikacılar,medya,emniyet bürokrasisi ve daha pek çok şey kirli bir sarmal olarak etrafını sarar.


Gece Bülteni’ni son Yunanistan seyahatimde yanımda götürmüştüm. Arnavut göçmeni bir çiftin öldürülmesini araştıran Haritos  ortaya çıkan bağlantılarla gene ilginç bir Atina Polisiyesi okutuyor bize.
Romanlar kadar ilginç olan Petros Markaris’in bu kitapları yazıp yayınladıktan sonra patlayan skandallar olmuş.Gece Bülteni’nden sonra Balkanlar’daki çocuk kaçakçılığı , Alan Savunması’ndan sonra ise üçüncü lig takımları üzerinden kara para aklayan mafya ile ilgili haberler uzun süre gündeme taşınmış. Bence Markaris polisiye kurguyu kullanarak bal gibi politik roman yazıyor.Çok da güzel yazıyor…
Umarım en kısa zamanda konusu İstabul’da geçen ve daha önce Eskiden Çok Eskiden olarak çevrilen Dadı da basılır. Bu kitabın da sahaf fiyatları ne yazık ki çok yüksek…

22 Mayıs 2017 Pazartesi

GATACA - FRANCK THILLIEZ

“Üç beyin teorisi;insan beyninin evriminin bin yıllar zarfında üç aşamada gerçekleştiği düşüncesine dayanır. Üç ardışık beyin yapısı,bir anlamda kaymak tabakaları gibi üst üste binerek bugünkü büyük akıllı ve başarılı beynimizi oluşturmuştur.Bu aynı zamanda ilk primatlardan bu yana kafatası hacminin artışını da açıklıyor.Birincisi canlı türlerinin çoğunda ortak ve en eski olan şu meşhur sürüngen beyin.Kafatasının derinliklerinde gayet iyi korunduğundan sarsıntılara en dirençli beyinsel yapı da o mesela.Beslenme,uyku,üreme gibi temel ihtiyaçları tatmin ederek hayatta kalmamızı sağlıyor.Nefret,korku,şiddet gibi bazı ilkel davranışlardan da sorumlu.
İkinci beyin,limbik sistem esas itibariyle hafıza ve duyguları idare ediyor.
En yeni olan ve neokorteks adı verilen üçüncüyse,dış tabakalarda yer alıyor ve dil,sanat,kültür gibi entelektüel becerilerle ilgileniyor.Düşünceyi ve bilinci oluşturuyor.”

E-Sendromu’nun devamına duyduğum merakla hemen arkasından GATACA’yı da okudum.Eğer ki genetiğe ve bilime ilginiz varsa polisiye olay örgüsüyle harmanlanmış bu iki kitabı kesinlikle atlamayın.

G A T C dizisi yani grosso modo, insan genomunun 1 numaralı kromozomundaki ilk 30000 nükleodi temsil ediyor. Dizilimler zaten çok ilginç şöyle ki ; hücrelerimizden tek bir tanesinin DNA’sını oluşturan 46 kromozom uç uca eklense insan boyunda bir DNA ipliği ortaya çıkıyor ama insan vücudundaki bütün hücrelere aynı şey uygulandığı takdirde yaklaşık bir milyar beş yüz milyon km’lik bir uzunluk söz konusu oluyor yani tek bir kişi için Güneş ile Satürn arasındaki mesafe kadar.


Öte taraftan başka bir ilginç konu Neandertel’lerin yok oluşu.Kromanyon tarafından ( -ki bu şiddete daha yatkın olan bizler oluyoruz) soykırıma uğradığı tezi. 
Bu ve bunun gibi çok değişik bilgiler de içeren şahane bir konusu var.Henebelle ve Şarko gene birlikte…

30 Nisan 2017 Pazar

DOKUNMADAN - NERMİN YILDIRIM

Unutma Dersleri'ni çok beğenince vakit kaybetmeden yazarın son kitabı Dokunmadan’ı okudum. Beni gene hayal kırıklığına uğratmadı. Ölüm gibi son derece tatsız bir konuyu bile böyle komik anlatabilecek bir zekaya sahip olmak herkesin harcı değil.

Adalet öleceğini öğrendiğinde geçmişiyle hesaplaşmak,günahlarıyla yüzleşmek ister.İlk hatırladığı günahı mahalleden Mazlum’un elinden oyuncağını almasıdır. 20 yıl sonra Mazlum'u bulmak ve oyuncağı ona geri vermek için yola çıkar.


Nermin Yıldırım Dokunmadan’da dokundura dokundura insanların kabuk bağlamış yaralarını,insan ve memleket hallerini anlatmış.Gene hem hüzünlü, hem neşeli, hem komik okuması çok keyifli bir hikaye çıkmış ortaya.  

28 Nisan 2017 Cuma

Dorian Gray'in Portresi - Oscar Wilde

Kapağın üzerinde kocaman sansürsüz basım yazınca yıllar sonra tekrar okumak istedim. Sansürlü haliyle karşılaştırmak için aradan çok zaman geçmiş, birebir karşılaştıramadım ama eşcinsellik çağrışımlarının o kitapta da olduğunu hatırlıyorum.

Dorian Gray’in portresi Oscar Wilde’ın yayınlanmış tek romanı. 1891’de yayınlandığını düşünürsek o dönem İngiltere’de çok büyük tepki görür ,roman yazarın izniyle kısaltılır ve cinsellikle ilgili cümleler ayıklanarak basılır.

Bu roman için kendini Dorian’la özdeşleştiren Wilde yaşadığı dönemde ahlak bozukluğundan hapse atılır ve sonrasında büyük bir mali sıkıntı içinde Fransa’da ölür.

Everest’ten çıkan Ülker İnce çevirisi 2014'te Dünya Kitap Dergisi'nin  en iyi çeviri ödülünü almıştı. Nicholas Frankel’in editörlüğünü yaptığı baskı 1890’da dergiye teslim edilen sansürsüz nüsha dikkate alınarak çevrildi.

Çoğunluğun bildiği hedonizm ve insan ruhunun kötücülüğünün şekilselleştirilmesi konuları bir tarafa da bu kitap yıllar sonra okuduğumda bile bana sansürlü sansürsüz aynı şeyi hissettirdi.

Aşık Veysel sen çok yaşa….

26 Nisan 2017 Çarşamba

UNUTMA DERSLERİ - NERMİN YILDIRIM



Nermin Yıldırım’ın kitapları uzun zamandır listemdeydi.Kitap Ağacı-İstanbul’un Mayıs konuğu olacağı açıklanınca öne alıp bir iki kitabını okumak istedim.

Öncelikle şunu söylemek istiyorum ben bu kadına ba-yıl-dım. Hani yeni tabirle “kafası çok güzel”

Herkesin unutmak istediği acıları vardır da bunu nasıl yapacağını bilemez ya kahramanımız Feribe aşk acısını unutmak için  böyle bir merkeze gidiyor.Mazi İmha Merkezine.

Kitabı okumadan önce aklımda Eternal Sunshine of the Spotless Mind vardı; acaba onun gibi bir kurgusu mu var diye düşünmüştüm ki kitabın içinde de bu film karşıma çıktı. Öyle bir şey değil zaten daha gerçekçi bir hayalperestiği var. Burada aldığı unutma dersleri ve yapmak zorunda olduğu haftalık ödevlerle Feribe’nin hayatı daha da karmaşık bir hale geliyor.

Komik,ironik,dokunduran,hem acıklı hem neşeli bir hikaye.Ben çok sevdim…

25 Nisan 2017 Salı

E SENDROMU - FRANCK THILLIEZ

Franck Thilliez’in daha önce Hayalet Bellek’ini çok beğendiğimi yazmıştım.Dedektif Lucie Henebelle ile tanışmamız bu kitapta olmuştu. Kulüpte arkadaşlar Gataca okuyacaklardı,kronolojik olarak önce E Sendromu geldiğinden ben öne onu aldım. E Sendromu ve Gataca devam kitapları.

Teğmen Henebelle’e bu kitaplarda Paris polisinden şizofren komiser Frank Şarko’da eşlik ediyor;birlikte çok iyi bir takım oluşturmuşlar.

Henebelle’in eski erkek arkadaşı izlediği bir filmden sonra görme yetisini kaybetmiştir.Fizyolojik hiçbir sıkıntısı olmamasına rağmen yaşadığı psikolojik travma yüzünden göremeyen arkadaşına yardım etmek isteyen teğmen 1950’lere ait bu tuhaf filmin subliminal mesajlar içerdiğini fark eder. Bu filmin gizeminin peşine düştüğünde yolu Şarko ile kesişir.


E Sendromu bence sadece bir polisiye değil aynı zamanda çok iyi bir psikolojik-gerilim hikayesi. Temposu hiç düşmeyen, bilimle harmanlanmış zekice bir kurgusu var.Soğuk savaş döneminin kan donduran çılgın deneylerinin devletler elinde nasıl bir güç haline geldiğini görüyoruz.

Şimdi sırada Gataca var ve maalesef  yazarın Türkçeye çevrilmiş henüz başka bir kitabı yok.

31 Mart 2017 Cuma

OSMANLI CADISI - BARIŞ MÜSTECAPLIOĞLU

Barış Müstecaplıoğlu şahane bir bilim kurgu yazmış. Çok iyi bir hayalgücü ve yaratıcılığı var.

İstanbul iç savaşlardan çıkmış, yeniden inşaa edilmiş. 250-300 katlı mega kulelerde yaşayan ve tüm yaşamsal ihtiyaçlarını bu mega kulelerin çeşitli katlarından karşılayan zengin bir kitle ile yeryüzünde yaşayan fakir çok kalabalık bir halk 250 yıl sonrasının şehir devletinde yaşamaya çalışmakta.

Yeryüzünde hiç ağacın kalmadığı bunun yerine oksijen kulelerinin dikildiği alanlarda, bir zamanlar burada ağaçlar,ormanlar hatta hayvanlar varmış diyenlerin yalanlanıp tutuklandığı "demokratik" bir yönetim var. Geçmişe dair internette dahi bulunabilecek bir kayıt yok. Toplumsal hafızalar istenildiği gibi şekillendirilmiş.Ulaşım heli-mobillerle yapılmakta. 

İşte böyle bir ortamda şiddetli baş ağrılarıyla başa çıkmaya çalışan Dedektif Kemal’den yakılarak öldürülen bir ailenin katilinin bulunması istenir.
Öte taraftan yüzyıllar önce Osmanlı Donanmasından Süleyman Paşa sefere çıktığı sırasında denizde bir kız bulur.İlahi bir mucize olduğunu düşündüğü ve Ayşe adını verdiği bu kızın gizemleri vardır.Kemal cinayeti çözmeye çalışırken,Paşa bu kızı nasıl koruyacağının derdindedir. 

Anlatımın ve kurgunun son derece akıcı olduğunu söyleyebilirim.İki farklı hikaye nerede nasıl bağlanacak diye okurken baktım kitap bitivermiş J

28 Mart 2017 Salı

KAR KURDU - GLENN MEADE


Bana  Mystery Action Fiction türünde en sevdiğin yazar kim diye sorsalar düşünmeden Glenn Meade derim herhalde. Bitmesin diye külliyatını yavaş yavaş okuyorum yoksa başlandı mı durulacak gibi değil. Kar Kurdu en iyi hikayelerinden biri; ben bu tuğla kitabı taşımaktan imtina ettiğimden sürekli ertelemiştim.

Kulüpte aylık Meade okuma etkinliğine Kar Kurdu ile başlandı; ben de bu fırsatla okumuş oldum.Uzun zamandır baskısı yoktu.Geçtiğimiz ay Kırmızı Kedi Yayınları kitabı tekrar bastı .Ben Doğan Kitap’ın eski baskısından okudum.İnanılmaz akıcı.600 sayfalık kitap birkaç günde sadece akşamları okuyarak bitti.


Kar Kurdu bir operasyon adı. Aslında Stalin’in ölümüyle ilgili bir şaibe üzerine kurulmuş bir örgüsü var. Glenn Meade bu  söylenti üzerinden öyle inandırıcı bir kurgu yaratmış ki tıpkı Romanov Komplosu yada Sakkaranın Kumlarında olduğu gibi gerçek olma olasılığı hiç de uzak gelmiyor. Ayrıca konuyla ilgili çok ciddi bir araştırmaları ve dayandırdığı belgeler var. 

24 Mart 2017 Cuma

VAKİT HAZAN - ASLI E. PERKER

Aslı Perker’in daha önce Sufle’sini okuyup çok beğenmiştim. Cellat Mezarlığı ne zamandır okumak istediğim bir kitaptı ancak yazarın yeni kitabı çıkınca onu erteleyip önce Hazan Mevsimi’ni okudum.

Öncelikle şunu söyleyebilirim ki bu kitabın anlatımını daha somut daha olgun buldum. Sufle’deki içsel tahliller ne kadar vurucuysa Vakit Hazan’ın gerçekçiliği de o kadar kuvvetliydi.Eski dili çok yerinde,sıkmadan ustaca kullanmış yazar.Yaşam tarzları,dönemin modası,eğlenceler gibi pek çok veriyi de hikayenin içine usul usul yerleştirmiş.Hikayenin geçtiği zamanı çok iyi yansıtmış.Fatih ve Nişantaşı gibi semtlerin ayrımını, lodos yüzünden Şirket-i Hayriye’nin çalışmamasını garipsemiyoruz tabii.

Hikaye 1920’lerin başında geçiyor.Milli Mücadele yılları,İstanbul işgal altında. Yabancıların gelmesiyle değişen bir günlük yaşam var toplumda. Modernleşmeyi savunanlar,feminist hareketler,gazete haberleri her biri dönem için ayrı veriler.Yazar bunlar için ciddi bir ön araştırma yapmış.

Ana karakter Handan küçük yaşta annesini kaybetmiştir. Babası ileri görüşlü bir devlet adamıdır. Kızını Darülfünun’da okutur. Yazar Handan ‘ı dönemin çelişkilerinden bağımsız yaratmaz. Handan, Halide Edip’e hayrandır. Onun Sultanahmet mitingini dinleyip çok etkilenir. George Elliot kitapları okur. Milli Mücadeleciler ve statükoyu savunanlar ile modernite ve geleneksellik arasında kendi yoluna bulana kadar bir karar vermeye çalışır.

Annesinin feminist bir hareketin içinde olduğunu ancak genç kız aklıyla fark eder. Aslı Hanım, Handan’ın annesi üzerinden Fatma Nesibe Hanım ve onun Beyaz Konferanslarını da anmış. Kadın mücadelesinin en önemli isimlerinden biri olan Fatma Nesibe Hanım üniversiteden hocam Serpil Çakır’ın Osmanlı Kadın Hareketi kitabında da geniş yer bulur. Çok iyi bir akademik çalışmadır.

Kurgudan bağımsız kitapta geçen gerçek isim ve olaylar isteyene başka kapılar da açacaktır.

Özetle çok lezzetli bir tarihi-kurgu yaratmış yazar. Ben okurken çok keyif aldım. 

22 Mart 2017 Çarşamba

KARABASAN - WULF DORN

Bir önceki yıl yoğun kalabalığın yol açtığı çarpıntılarımdan sonra Wulf Dorn’un hatırına bile geçtiğimiz Tüyap kitap fuarına gitmek istememiştim. Sağolsun arkadaşlarım benim için son kitabı Karabasan’ı imzalattılar. Sonrasında da kulüpte okuyup tartıştık.
Diğer Wulf Dorn kitapları gibi bir iki günde şıp diye okunacak bir hikaye aslında ancak bizim beklentimiz çok yüksek olduğundan yeterince tatmin edici olmadı.
Ben yazarın daha önce Oyunbaz’ını okumuştum dolayısıyla çıta benim için çok yüksekteydi.Zaten Oyunbaz kurgusu itibariyle de okuduğum en iyi  polisiye kitaplardan biri. Karabasan ona erişebilecek bir kitap olmamış. Kötü mü ; kesinlikle değil, daha gerilimli ve adranalini yüksek bir anlatım bekliyorduk.

Diğer taraftan kapak tasarımından dolayı yayınevine kızmıştım ancak orijinal Incubo’nun da kapağı aynıymış. Muhtemelen içerikte o resmin bir  anlamı olduğu için onu kullanmak istemişler ancak yazarı Wulf Dorn olmasaydı bu kapak tasarımıyla kitabı alacağımı hiç sanmıyorum. Bence uluslararası alanda kötü bir tercih olmuş.