24 Mart 2017 Cuma

VAKİT HAZAN - ASLI E. PERKER

Aslı Perker’in daha önce Sufle’sini okuyup çok beğenmiştim. Cellat Mezarlığı ne zamandır okumak istediğim bir kitaptı ancak yazarın yeni kitabı çıkınca onu erteleyip önce Hazan Mevsimi’ni okudum.

Öncelikle şunu söyleyebilirim ki bu kitabın anlatımını daha somut daha olgun buldum. Sufle’deki içsel tahliller ne kadar vurucuysa Vakit Hazan’ın gerçekçiliği de o kadar kuvvetliydi.Eski dili çok yerinde,sıkmadan ustaca kullanmış yazar.Yaşam tarzları,dönemin modası,eğlenceler gibi pek çok veriyi de hikayenin içine usul usul yerleştirmiş.Hikayenin geçtiği zamanı çok iyi yansıtmış.Fatih ve Nişantaşı gibi semtlerin ayrımını, lodos yüzünden Şirket-i Hayriye’nin çalışmamasını garipsemiyoruz tabii.

Hikaye 1920’lerin başında geçiyor.Milli Mücadele yılları,İstanbul işgal altında. Yabancıların gelmesiyle değişen bir günlük yaşam var toplumda. Modernleşmeyi savunanlar,feminist hareketler,gazete haberleri her biri dönem için ayrı veriler.Yazar bunlar için ciddi bir ön araştırma yapmış.

Ana karakter Handan küçük yaşta annesini kaybetmiştir. Babası ileri görüşlü bir devlet adamıdır. Kızını Darülfünun’da okutur. Yazar Handan ‘ı dönemin çelişkilerinden bağımsız yaratmaz. Handan, Halide Edip’e hayrandır. Onun Sultanahmet mitingini dinleyip çok etkilenir. George Elliot kitapları okur. Milli Mücadeleciler ve statükoyu savunanlar ile modernite ve geleneksellik arasında kendi yoluna bulana kadar bir karar vermeye çalışır.

Annesinin feminist bir hareketin içinde olduğunu ancak genç kız aklıyla fark eder. Aslı Hanım, Handan’ın annesi üzerinden Fatma Nesibe Hanım ve onun Beyaz Konferanslarını da anmış. Kadın mücadelesinin en önemli isimlerinden biri olan Fatma Nesibe Hanım üniversiteden hocam Serpil Çakır’ın Osmanlı Kadın Hareketi kitabında da geniş yer bulur. Çok iyi bir akademik çalışmadır.

Kurgudan bağımsız kitapta geçen gerçek isim ve olaylar isteyene başka kapılar da açacaktır.

Özetle çok lezzetli bir tarihi-kurgu yaratmış yazar. Ben okurken çok keyif aldım. 

22 Mart 2017 Çarşamba

KARABASAN - WULF DORN

Bir önceki yıl yoğun kalabalığın yol açtığı çarpıntılarımdan sonra Wulf Dorn’un hatırına bile geçtiğimiz Tüyap kitap fuarına gitmek istememiştim. Sağolsun arkadaşlarım benim için son kitabı Karabasan’ı imzalattılar. Sonrasında da kulüpte okuyup tartıştık.
Diğer Wulf Dorn kitapları gibi bir iki günde şıp diye okunacak bir hikaye aslında ancak bizim beklentimiz çok yüksek olduğundan yeterince tatmin edici olmadı.
Ben yazarın daha önce Oyunbaz’ını okumuştum dolayısıyla çıta benim için çok yüksekteydi.Zaten Oyunbaz kurgusu itibariyle de okuduğum en iyi  polisiye kitaplardan biri. Karabasan ona erişebilecek bir kitap olmamış. Kötü mü ; kesinlikle değil, daha gerilimli ve adranalini yüksek bir anlatım bekliyorduk.

Diğer taraftan kapak tasarımından dolayı yayınevine kızmıştım ancak orijinal Incubo’nun da kapağı aynıymış. Muhtemelen içerikte o resmin bir  anlamı olduğu için onu kullanmak istemişler ancak yazarı Wulf Dorn olmasaydı bu kapak tasarımıyla kitabı alacağımı hiç sanmıyorum. Bence uluslararası alanda kötü bir tercih olmuş.

21 Mart 2017 Salı

DAISY JAMES - CHİCK LIT

Arama motorları bazen çok şeker tesadüflere yol açıyor. Henry James’in Daisy Miller kitabını arattığımda karşıma Daisy James ismi çıkmıştı. İngiliz bir Chick-Lit yazarı keşfetmiştim.Normalde pek tercih etmediğim bu tür benim için gerçekten bir kurtarıcı oluyor bazen. Çok bunaldığımda eskiden bir Julia Roberts veya Meg Ryan seyretmek bile iyi gelirdi.Uzun zamandır romantik – komedi filmleri de çekilmiyor.


Bu tarz kitapları okuması rahat ve sürükleyici olduğundan ben genelde İngilizceden dijital olarak okumayı tercih ediyorum.Diğer türler gibi beni zorlamıyor. D&R veya Amazon’ gibi sitelerden e-kitap formatında alıp okuyucuma indiriyorum.

Daisy Miller, İngiltere’de popüler bir yazar. Yorkshire’da eşi ve oğluyla yaşıyor.Romantik,akıcı bir üslubu var.Kitaplarında edebi bir derinlik yok ama çok eğlenceli.Bu türe meraklıysanız veya ne okuyacağınıza karar veremediğiniz bir gününüzdeyseniz tavsiye ederim.

24 Şubat 2017 Cuma

MALTA ŞAHİNİ - DASHIELL HAMMETT

Bir süredir kulüpte özellikle türün klasiklerine eğilmeye çalışıyoruz.Şubat seçimlerimizden biri bu sebeple Dashiell Hammett polisiyesi oldu. Ben daha önce  Hammett’in ülkemizde yayınlanan kitapları hakkında (burada)  yazmıştım.
The Maltese Falcon yani Malta Şahini yazarın en bilinen eseri. Kara Roman akımın ilklerinden sayılan kitap Humphrey Bogart’ın Sam rolünü oynadığı Kara  Film döneminin de en iyilerinden biri olarak kabul ediliyor.
Ben kitabı Parantez Yayınları'nın eski baskısından okudum.Şimdilerde Everest ‘den daha yeni baskıları bulmak mümkün. Tek oturuşta 2 saatte okunacak bir macera olan Malta Şahini, özetle Dedektif  Sam Spade'in kendisine gelen başı belada bir kadına yardım etmesini anlatıyor. Çok tipik özellikleri olan Sam daha sonra pek çok yazar için dedektif kahramanları oluşturmada model alınacak bir figürdür.

1894 Maryland doğumlu yazar, adını annesi Annie Bond Dashiell’den soyadını ise babası Thomas Hammett’ten alır. 13 yaşında okuldan ayrılıp gazete satıcılığı,tezgahtarlık gibi işlerde çalışır.Boş vakitlerini Baltimore Halk Kütüphanesindeki kitapları okumaya ayıran Hammett 21 yaşına geldiğinde sonradan yazacağı hikayelere ilham kaynağı olacak ,Pinkerton Ulusal Dedektiflik Bürosuna girer.
Hammett’e bu arada Dünya Endüstri İşçileri Birliği’ne liderlik eden kişiyi öldürmesi için para teklif edilir.Hammett teklifi kabul etmez ama adam kısa süre sonra öldürülür. Zan altında kalmak istemeyen Hammet 1.Dünya Savaşı’nda yer almak üzere orduya katılır.Ancak verem olur ve savaşı hastanede tedavi olarak geçirir. Savaştan sonra yazmaya geri döner.Muhalif kişiliği ve alkole olan düşkünlüğü kitaplarına da yansır. İlk öyküleri Black Mask adlı dergide yayımlanmaya başlar.
1931 yılında Amerika’nın ilk kadın drama yazarlarından Lillian Hellman ile fırtılanalı bir ilişkiye girer,beraber yaşamaya başlarlar.Nazizmin etkisindeki Avrupa’ya çok üzülen Lillian ,İspanya iç savaşına destek olmak için İspanya’ya gider. Hammett ‘da Pearl Harbor’dan sonra tekrar orduya katılır. Ateşli bir solcudur.Savaş yıllarını sağlık sorunları sebebiyle asker gazetesi çıkartarak geçirir.

1951’de başkanı olduğu Medeni Haklar Kongresi’ne bağışta bulunanların isimlerini açıklamadığı için 6 ay hapis yatar.50’li yıllar boyunca Komünist Parti ile ilişkisinden ötürü Amerika’ya Karşı Faaliyetler Komitesi tarafından soruşturulur. McCarthy engizisyonundan ziyadesiyle nasibini alan Hammett’in mal varlığına el koyulur.Mahkemeler,soruşturmalar devam ederken 1961’de akciğer kanserinden öldüğünde  Lillian’ın tabiriyle bir kravat alacak parası dahi yoktur. Muhbir denilmesindense hapis yatmayı göze alan Hammett arkasında 67 öykü ve 5 roman bırakır.

Sevgili Erol  Üyepazarcı'nın bize Pera buluşmasında anlattığı gibi Hammett polisiyeyi sokağa çıkartııp ,suça bir neden vermiştir. Hard boiled denilen türün ilk temsilcisidir.Bu terim dedektif yada kahramanın karşılaştığı olaylar sonucu katılaşması sert bir mizaca dönmesini anlatır.Kinizm ve alaycılık bu türün kahramanların en belirgin özelliğidir ki Sam Spade’e bu ifadeyi çok güzel yerleştirir. Bu tür polisiyelerde adalet beklenmez,çünkü adalet dağıtıcılar da yozlaşmadan nasibini almışlardır. Herkes her an suçlu olabilir. Suçlu ile masumlar arasındaki çizgi çok incedir. Sıradan bir ev hanımı da bir anda bir cinayet işleyebilir. Hammett dönemini çok iyi tahlil etmiş bir yazardır. 20’ler Amerikasında ,ekonomik buhranların ve savaşın gölgesinde yazdığı kötümser hikayeler  toplumu çok iyi yansıtmaktadır. Onun hikayelerinde gereksiz detay yoktur. Konuşmalar kısa ve nettir. Kendi tabiriyle “avam” ın yazarıdır. Anlaşılır dili ile metinleri uzatmaz.Karakterler yalındır.


10 Ocak 2017 Salı

DEVİR - ECE TEMELKURAN

“Bazı yazarlarım var benim.Hani ne yazsa okurum derim ya Ece Temelkuran onların en başında gelir.Eleştiririm,ama başkasına  laf söyletmemJ” yazıp bırakmışım yaklaşık 1,5 sene önce taslaklara. 
Sonra bir sürü şey oldu,benim elim bir türlü Devir hakkında bir şeyler yazmaya gitmedi. 

Bana hangi kitabı diye sorsalar cevabım hala “Muz Sesleri” olur. Kitaplarını imzalatırken kendisine de söyledim, “bunu söyleyen bir iki kişi oldu şimdiye kadar” dedi. Okuyalı yıllar olmasına rağmen kampa dikilen o portakal ağacını; doktorun kızına yazdığı mektupları hatırladığımda hala yüreğim sıkışır. Şatilla kampındaki dram Muz Sesleri’nden sonra başka bir farkındalık yaratmıştı bende.
O yüzden Düğümlere Üfleyen Kadınlar’ın onu geçmesi çok zordu.Edebi teşbihleri çok daha fazla olmasına rağmen,kadını anlatmasına hele ki Ortadoğu’da kadını anlatmasına rağmen  benim yüreğime onun kadar dokunamamıştı.

Devir’le ülkemize, Türkiye tarihine geri dönmüş yazarımız.Konusu çok vurucu olmasına rağmen 12 Eylül dramlarını belki çok okuduğumdan gene aynı düşüncedeydim.Ama ben okuduğumda ülkemde henüz 30’a yakın patlama,saldırı,binlerle ifade edilen ölü sayıları yoktu.
Biz ölüm kendi coğrafyamızdan uzak olunca sanki hiç yokmuş gibi davranan benciller de ülke tarihini hasbelkader kulaktan dolma hikayelerle masal dinler gibi dinliyoruz işte. Kendi kuyruğunu kovalayan kedi gibi kendi tarihimizin etrafında dönüyoruz. 
Dünün ekmek,eşitlik özgürlük diye mücadele eden “anarşistleri” bugün gıda özgürlüğü ,temiz enerji,LGBT ve kadın hakları diyen “vatan hainleri” yarın uzay araştırmaları engellenemez diyecek Z kuşağı hep aynı şiddete maruz kalacak bu gidişle.Bu coğrafyada yaşayanlar ne zaman sadece insan oldukları için hatta genişletiyorum “canlı” oldukları için korunup dikkate alınacaklar. 
Devir’le Ece Temelkuran 80 ihtilaline giden süreci Ali ve Ayşe’nin çocuk gözünden dilsiz kuğuları simgeleştirerek anlatmış. Ya biz ? Biz bugün hangi sürece gidiyoruz. Meclis Tv’nin yayın vermediği oturumlarda bu ülkenin geleceği konuşuluyor,bizim geleceğimiz konuşuluyor.Kavga gürültü içinde değiştirilen maddelerden çoğunluğun haberi bile yok. Kuğular uçarsa bu ülke kurtulur sanan çocuk masumiyetine ne kadar ihtiyacımız var bizim. Bu bedeller ödenmesin diye kaç kuğu uçurmamız gerekecek.
Meclis önünde en temel itiraz haklarından yoksun bırakılıp kolluk kuvvetlerince şiddete maruz kalan “vatan hainleri” siz kimsiniz ki bu ülkeyi onlar kadar sevdiğinizi iddia ediyorsunuz.(!)

“Hayal Yıkılınca hepimiz başkentin ortasında da dursak mülteciyiz” diye yazmıştı Düğümlere Üfleyen Kadınlar'da.Bu da bizim "Devrimiz" işte..
Üzülüyorum,çok üzülüyorum…..

6 Ocak 2017 Cuma

BÜYÜK DENİZ YÜKSELİYOR - UYGAR ŞİRİN

Büyük Deniz Yükseliyor ,sanırım okuduğum ilk yerli distopya idi. Her ne kadar Uygar Şirin’i Karışık Kaset ‘teki romantizminden farklı bir yere koysa da  yazarın belirgin tarzlarından kopyalar veriyor.

Gezegende Büyük Deniz’le çevrili tek bir ülke vardır ve bu kara parçası dışında yaşanacak başka bir yer mevcut değildir. Yüzyıllardır gözle görülemeyecek yavaşlıkta yükselen deniz aniden 7 gün içinde 400 yıla eş değer bir yükselişe geçer. Başkan ‘ın  basın açıklaması şöyledir;
“Yüksektepe’nin 1820 adım olduğunu göz önüne aldığımızda kesin olmayan ama bilimsel verilere dayanan var sayımlara göre ülkemiz en az yirmi beş en çok kırk beş gün içinde sular altında kalacaktır.”

Şimdi böyle bir cümleyle Hollywood vari bir film senaryosu mu okuyacağım diye düşünüyorsunuz.Deniz geliyor,insanlar  kaçıyor,birkaç kahraman var ,insanlığı mı kurtarıyor...
Öncelikle bu kitap evet distopik bir kurguda ancak çok da simgesel. Her karakterin, onları bağlayan olayların anlatmak istediği bir de alt metin var.
Kendisine üstün özellikler yüklenmiş bir “Seçkin” beklentisindeki toplumun kurtarılacağı inancını üstü kapalı eleştirmiş yazar.O üstünlüğün herkesin içinde olabileceği gibi çok güzel mesajları var.Her şeyden önce bu kitapta "Umut" ve "İnanmak" kavramları var. 

Bir doğa felaketini bu kadar iyimser bir havada anlatmayı nasıl başarmış diyorsunuz.Uygar Şirin’in "İnsana" yüklediği anlam muhteşem.En dipten en yükseğe çıkarıyor sizi. 

4 Ocak 2017 Çarşamba

2016 Edebiyat Ödülleri -Dünya Kitap Dergisi

Dünya Kitap Ödülleri yılın en iyilerini açıkladığına göre ben de listeyi tamamlayabilirim.1993'ten beri verilen ödüllerde yılın en iyileri şöyle;

Yılın Telif Kitabı Ödülü Ayın Telif Kitabı olarak belirlenen 14 kitap arasından seçilerek Murat Meriç'e gitti.Ağaçkakan Yayınları'ndan çıkan 100 Şarkıda Memleket Tarihi'nin sivil tarih yazımını popüler kültürün öğelerini red etmeden objektif bir bakış açısıyla sunduğu için ödüle değer bulunduğu belirtilmiş. 















Yılın Çeviri Kitabı Ödülü gene yıl  içerisinde Ayın Çeviri Kitabı olarak seçilen 14 eser arasından belirlendi. Kurul, ödülü Stefan Zweig'ın Mary Stuart 'ını çeviren Kasım Eğit ve Yadigar Eğit'e verilmesini kararlaştırdı. 
















Yılın en iyi polisiye kitaplarının değerlendirildiği Yılın Telif Polisiye  Kitabı  Armağan Tunaboylu'nun Karakol Cinayetleri'ne verildi.
















Aynı seçici kurul Harun Candan'ın Yağmur Dinecek Kimse Bilmeyecek kitabına Polisiye Edebiyat Teşvik Ödülü'nü verdi. Bu kitap için yorumlar çok iddialı. Sipariş listeme ekledim bile. 

















Yılın En İyi Gastronomi Kültürü Kitabı  için bu yıl ödüle değer bir kitap bulunamadı. 
Türk mutfağının ilk gastronomi sempozyumlarını yapan Feyzi Halıcı'ya ise Emek Ödülü verildi.


Yılın Yayınevi Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları oldu.

29 Aralık 2016 Perşembe

2016 Edebiyat Ödülleri

Kötü bir yıl geçirdik.Toplumsal sıkıntılarımız bireysel psikolojilerimize de yansıdı doğal olarak. Böyle zamanlarda daha çok okumaya sığınanlar  olmuştur.Ben maalesef pek yapamadım hatta kendi ortalamamın altında kaldım diyebilirim.Planladığım  bir çok kitabı okuyamadım yada yarım bıraktım.
Aslında ödüllü kitapları bu sene  yazmayacaktım ancak önümüzdeki yıl hem kitap seçimlerim için bir başvuru olur  hem de şöyle derli toplu bir liste gene bir işe yarar diyerek vazgeçtim.

Her sene olduğu gibi Hugo ile başlarsak,ödülü yazardan çok çekişen sağ yada sol görüşlü gruplardan biri kazanmış gibi davranılan Hugo yıldan yıla tartışmaların daha da tatsızlaştığı bir organizyona bürünüyor.
Vox Day önderliğinde Rapid Puppies’in çeşitli oyun kurmalarına karşın geçen sene neredeyse her kategoriye “ödül yok” diyen  World Con üyeleri bu yıl oyuna gelmedi ve Rapid Puppies’in Sad Puppies’le birlikte desteklediği  Neil Gaiman,Andy Weir gibi isimlere hak ettiği ödülleri verdi.

En iyi  Roman Ödülü ise bağımsız N.K Jemesin’e verildi. Siyahi-kadın yazar için 2013 yılında Vox Day eğitimli ama cahil bir yarı-vahşi dediği için üyesi olduğu Amerikan Fantastik ve Bilim Kurgu Derneği'nden kovulmuştu. Ödül töreninden sonra da kişisel sayfasında yazara aynı şekilde hitap etti ve "önümüzdeki senelerde  ödüllere aday olabilmek için sadece azınlık olmanız yetmeyecek,eşcinsel,kör ve topal olmanız da beklenecek” diyerek ırkçı  politik duruşunu yineledi.


Sandman:Overture ile En İyi Grafik Roman kategorisinde ödüle layık görülen Neil Gaiman törene katılmadı ve Puppies grubuna tepkisini dile getirdi. Hugo tartışmaları son  yıllarda edebiyata yakışmayacak sertlikte politik görüşlerin gölgesinde devam ediyor.

Nobel için bu yıl gene Philip Roth,Murakami gibi isimler zikrediliyordu, ancak ödül ilginç bir isme gitti. Bob Dylan. Nobel tarihinde ilk defa bir söz yazarı ödüle layık görülmüş oldu.

Edebiyatın uluslararası alanda en prestijli ödüllerinden biri kabul edilen Man Booker finalistleri arasında bu yıl Orhan Pamuk’un Kafamda Bir Tuhaflık’ı da vardı. Ödül The Vegetarian ile Güney Koreli yazar Han Kang’a gitti.

Pulitzer Edebiyat Ödülü ‘nü ise Vietnam asıllı Amerikalı yazar Viet Thanh Nguyen aldı. The Sympathizer  bu yıl Edgar İlk Roman dahil olmak üzere pek çok ödülü kaptı.
Edgar En İyi Roman Ödülü’nü Lori Roy’un Let me Die in His Footsteps’i aldı. Adaylar arasında, bu yıl  bol bol okuduğumuz Phip Kerr de vardı.Kara Hafta etkinliğine gelip de programının hafta arasına konması tam bir skandaldı.


İngiltere’de ilk kez yayınlanan eserlere verilen Arthur C. Clarke ödülünü bu yıl  Children of Time ile Adrian Tchaikovsky aldı.

Bilimkurgudan devam edersek bu yıl Locus’u da kapan Uprooted En İyi Fantastik Roman kategorisinde Nebula Ödülü'nü aldı. Noami Novik’i biz ülkemizde Temeraire serisinden biliyoruz. İlgilenenler için seri Napolyon Savaşlarına fantastik bir yaklaşım sunuyor.  


Genel anlamda dünya edebiyatı 2016'da böyle bir tablo çizdi.Kendi adıma Sandman'i okumak için sabırsızlanıyorum.Onun dışında listede beni çok heyecanlandıran bir kitap şimdilik yok.

Sait Faik Hikaye Armağanı
Sait Faik Abasıyanık anısına her yıl bir öykücüye verilen ödül bu yıl Güneş Sepeti’ adlı kitabıyla Muzaffer Kale’ye gitti.

















Behçet Necatigil Şiir Ödülü
Egemen Berköz bu yıl Behçet Necatigil Şiir ödülünün sahibi oldu.Berköz’ün İtalyan şairlerden yaptığı şiir çevirileri övülmüş ve 60 kuşağı şairleri arasında özgün bir yeri olduğu belirtilmiş.Hiç okumamış olduğumu utanarak itiraf edebilirim.







Sedat Simavi Edebiyat Ödülü
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin Sedat Simavi anısına verdiği ödül bu yıl  Bir Roman Kahramanı Orhan Veli" adlı biyografi çalışmasıyla Haluk Oral’a verildi.
















Yunus Nadi Roman Ödülü
Cumhuriyet Gazetesi tarafından dağıtılan Yunus Nadi Ödülleri’nde bu yıl roman kategorisinde başarılı bulunan eser Sema Kaygusuz'un oldu.


















Yunus Nadi Öykü Ödülü 

Öykü dalında Yalçın Tosun ve İnan Çetin ödülleri aldı.

Yunus Nadi Şiir Ödülü
Şiir dalında ödüle Erdal Alova Birinci Çoğul Şarkı ile değer görüldü.



















Duygu Asena Roman Ödülü


Doğan Kitap’ın düzenlediği Duygu Asena Roman Ödülü’nü  Haneye Tecavüz  ile Zehra İpşiroğlu kazandı.


















Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü

Bu yıl deneme ve edebiyat araştırmaları dalında verilen ödülleri Lacivert Taşından Tabletler ile Armağan Ekici ve inceleme kitabı olan Divan Edebiyatına Yeniden Bakış ile Nuran Tezcan aldılar.
Haldun Taner Öykü Ödülü
Haldun Taner Öykü ödülü bu yıl halen sahibine ulaşmadı.

Orhan Kemal Öykü Ödülü
Ödüle bu yıl layık görülen eser Deniz Tarsus’un İt Gözü oldu.


















Orhan Kemal Roman Ödülü
Roman dalında ödül İbrahim Yıldırım’a gitti.
Dünya Kitap Dergisi Yılın En İyilerini henüz açıklamadığı için geçen sene olduğu gibi onu ayrıca yazacağım.


23 Aralık 2016 Cuma

MABET - DORUK ATEŞ

Geçtiğimiz ay kulüp sayesinde yeni bir yazarla tanıştım.Mabet, Doruk Ateş’in ilk kitabı ancak okurken asla bir ilk kitap hissiyatı vermeyen bir başarısı var.Sadece polisiye-gerilim değil aynı zamanda mitolojiye de uzanan tarihi bir kurguya sahip.

Yazar, kitabı zaten Hakatomnos Anıt Mezarı soyulduğu zamanlarda kaleme almaya başlamış.Değerinin bilinilmediğini düşündüğünden,Karya Uygarlığının başkenti Milas’ta geçen hikaye ile Keramos’u,Labranda’yı,Euromos’ı da içine alan Herakleia’dan Ören’e uzanan antik bölgeye dikkat çekmek  istediğini söylüyor.Kendi adıma söyleyebilirim ki,neredeyse her sene içinden geçtiğim Milas’ın etrafındaki kalıntılar için ilk defa haritaya baktım.

Yazarın çevre ve insan tasvirlerinin başarısı da bölgeyi çok iyi bilmesinden kaynaklanıyor.Köyler,zeytinlikler,Ege insanının şivesi tüm doğallığıyla hikayenin içinde.Anlatım sade,tarihi ve arkeolojik veriler sıkmadan olayların akışıyla usul usul veriliyor.

Yazar kurguyu oluştururken her şeyden önce polisiyenin olmazsa olmazı "merak" duygusunu devam ettirmeyi başarmış.Ardında Arapça bir ayetle,Karca bir metin bırakan katilin mesajları Arkeolog Yasemin ve Başkomiser Halil’e ne ifade ediyor.Öte taraftan kim olduğunu tahmin etmenin çok da zor olmadığı katilin "neden" bunları yaptığı sorusu geliyor.
Devam eden cinayetler dizisi mitolojik olayların sahnelerine dönüştüğünde bugünün dünyası ile antik dönemin mabetleri arasındaki duvarlar da kalkıyor bizi soluksuz okuduğumuz hikayenin içine çekiyor.
Okuyan tüm arkadaşların ısrarla tavsiye ettiği Mabet, benim için de yerli polisiyenin en güzel örneklerinden biri oldu.

22 Aralık 2016 Perşembe

SİLAHTAR'IN BAHÇELERİ - ZABEL YESAYAN

Zabel Yaseyan’ı,Osmanlı Feminist hareketlerini ve dönemin kadın yazarlarını incelerken keşfetmiştim.Bu sene Sabit Fikir 50 ‘tavsiyelerinde de Meliha Nuri Hanım kitabı ile listedeydi.Dolayısıyla ismi daha da anılır oldu.

Zabel Hanım kendi dönemi içinde bir kadın–aydın aykırılığıyla bu topraklarda yaşamış ilginç bir hayat hikayesine sahip.Her türlü otoriteye karşı gelmiş güçlü bir kadın. 
Üsküdar Surp Haç’da okuduktan sonra Sorbonne Üniversitesinde Edebiyat ve Felsefe eğitimi alır zaten üniversite okumuş, ilk Ermeni sosyalist feminist kadın yazardır. Anti-militaristtir ve milliyetçi kimliğinden öte yazar kimliğiyle var olmak ister.
Paris’ten döndükten sonra yazarlık yapmaya devam eder.Hem Ermeni Cemaatinin hem de Osmanlı’nın erkek egemen yapısını sorgulayan yazılar kaleme alır.1909’da patrikhane tarafından Adana olayları ile ilgili makaleler yazmak için Kilikya bölgesine gönderilir.Burada  yetim kalmış çocuklarla ilgili raporlar yazar .Döndüğünde artık aynı kişi değildir;hiç durmadan yazarak “Yıkıntılar Arasında”romanını bitirir.Kendi cemaatine de muhalif olduğundan Ermeni entelijansiyası tarafından ağır eleştiriye uğrar.

Anti-militarist olmasına rağmen, 1915 dönemi sürgün listesindeki tek kadın aydındır.Kılık değiştirip Bulgaristan’a kaçar sonra da Bakü’ye geçer.1933’te Ermenistan’dan aldığı bir davetle Erivan Üniversitesinde edebiyat dersleri vermeye başlar. Paris’te eğitim görmüş bu kadın oradaki öğrenciler için çok ufuk açıcıdır. Ateşten Gömlek ve Silahtarın Bahçeleri’ni bu dönemde yazar.Sosyalist olmasına rağmen Stalin döneminin yönetsel uygulamalarını eleştirdiği için Sibirya’ya sürgüne gönderilir ve bir daha kendisinden haber alınamaz.

Silahtarın Bahçesi otobiyografik bir kitap.Hem dönem, hem de Zabel Hanım’ın kendisi hakkında ilginç anekdotlar var.Ayrıca Elif Şafak’ın “Sürekli Sürgün:Zabel Yaseyan Üzerine“ inceleme yazısına da yer verilmiş ki son derece bilgilendirici ve okumayı da destekleyen bir çalışma.

16 Kasım 2016 Çarşamba

PERİ GAZOZU - ERCAN KESAL

Geçtiğimiz ay Kitap Ağacı-İstanbul  Ercan Kesal’i ağırladı. Biz onu senaristlerinden biri olduğu Üç Maymun ve Bir Zamanlar Anadolu’da filmlerindeki oyunculuğuyla,Yozgat Blues gibi bir sinema klasiği ile tanısak da aslında bu toprakların derdini dert edinmiş, bunu da kalemine akıtmış bir adam Ercan Kesal.

Bu yüzden bu kadar gerçek, bu kadar duygusal ve bize de bu kadar dokunabiliyor. Doktorluğundan,yazarlığa ve oyunculuğa uzanan hikayesinin başına “bozkırda benim kurtuluşum da kitaplardı” diyerek edebiyatı koydu."Çehov okumayana ne öğretebilirsin her şey eksik kalır" dedi.

Peri Gazozu’nu babasının vefatından sonra yazmış. Benim babamla yasımı bitiren kitap oldu dedi. Zaten az biraz hassassanız vuruluyorsunuz cümlelerine.Babası Avanos’ta Peri Gazozlarını imal ederken kendisinin de kasaba sinemasında gazoz sattığı günlerden bahsetti. Ankara Siyasal’dan Ege Tıp’a uzanan hikayesi bir yandan Türkiye tarihiyle birleşirken taşrada doktorluk günlerinden kalma anıları da memleketin sosyolojik vakalarıyla şekillenmiş.

Anlatısı basit, ama bir o kadar etkileyici.Adeta gazetelerin üçüncü sayfalarında okuduklarımız gibi,önemsenmeyen memleket gerçekleri gelip vuruyor işte. Nesillerdir aktarıla gelmiş bilgeliği annesinde ve bahçeden bile hiç çıkmamış babaannesinde bulan bir adam.
Çok okunası , çok dinlenesi....